Himaye-i Etfal Cemiyetinin (Çocuk Esirgeme Kurumunun) Bilinmeyen Tarihi: İstanbul Himaye-i Etfal Cemiyeti

Türkiye’de sosyal hizmet tarihi açısından en önemli kurumlardan biri Himaye-i Etfal Cemiyetinin (Çocuk Esirgeme Kurumunun) 30 Haziran 1921 yılında Ankara’da kuruluşu, çocuklara yönelik sosyal hizmet uygulamaları için bir milat olarak kabul edilmekte. Her ne kadar Ankara Himaye-i Etfal Cemiyeti 1921 yılında kurulmuş olsa da, ilk Himaye-i Etfal Cemiyeti 6 Mart 1917’de  İstanbul’da kurulmuştur. 

Himaye-i Etfâl Cemiyeti’nin kuruluş toplantısı, bugünkü Galatasaray Lisesi binasında (o zamanki adıyla Mekteb-i Sultanî) gerçekleştirildi. Aralarında devlet adamları, hukukçular ve doktorların da bulunduğu 12 kişilik kurucular kurulu, özellikle savaşlarda ailelerini kaybeden çocuklara sahip çıkmayı bir toplumsal görev bildi. Kurucu başkan İsmail Canbulat, ikinci başkan Muhtar Bey ve sekreter Celal Derviş Bey gibi isimler, cemiyetin çatısını şekillendiren öncü isimlerdi.

Henüz Osmanlı son demlerini yaşarken kurulan bu cemiyet, kısa sürede İstanbul’un farklı semtlerinde ve Anadolu şehirlerinde şubeler açmaya başladı. Bu dönemde Harbiye Nazırı Enver Paşa’nın da desteğiyle cephelerden getirilen 500 kadar yetim çocuğun korunması sağlanarak cemiyetin ilk büyük icraatı hayata geçirilmiş oldu.

İstanbul Himaye-i Etfâl Cemiyeti sadece barınak açmakla yetinmedi; çocukları hayata hazırlamak için çeşitli girişimlerde bulundu. Firuzağa’da açılan Çocuk Misafirhanesi, Kalender’de kurulan Ziraat Yurdu (Öksüzler Evi) bu amaçla hizmet veren ilk kurumlardandır. Cemiyet, yetim çocukları sanata ve zanaata çırak olarak yerleştirerek onların ileride kendi ayakları üzerinde durabilecekleri bir meslek edinmelerine önayak oldu. Kayıtlara göre kısa süre içinde yaklaşık 177 çocuk bir sanat dalına yönlendirilirken, yüzlercesi de gündüzlü eğitimden yararlandı.

Himaye-i Etfâl Cemiyeti sadece yerelde değil, uluslararası alanda da aktif olmaya özen gösterdi. Türkiye adına Uluslararası Çocuk Koruma Birliği’ne (UÇKB) katılarak Viyana ve Roma’daki kongrelere temsilci gönderdi. Bu süreçte Dr. Safiye Ali Hanım gibi isimler Türkiye’yi dünyada çocuk refahı alanında temsil eden öncüler oldular.

İstanbul Himaye-i Etfâl Cemiyeti’nin en dikkat çeken faaliyetlerinden biri, toplumu çocukların korunmasına dair bilinçlendirmek amacıyla organize ettiği “Yetimler Günü” idi. Bu özel gün, sadece bir yardım toplama faaliyeti olmanın ötesinde, toplumun yetim ve kimsesiz çocuklara karşı duyarlılığını canlı tutmaya, onları unutmamaya ve hep birlikte dayanışma göstermeye çağıran bir simge haline gelmişti.

Cemiyet, Hilal-i Ahmer (Kızılay) gibi kamu yararına çalışan diğer büyük yardım kuruluşlarını örnek alarak, yılda bir günü “yetimler günü” ilan etmişti. Özellikle Kurban Bayramının birinci günü, “çocukları koruma” ya da doğrudan “yetimler günü” olarak seçilmişti. Bu günde cemiyet, İstanbul’un dört bir yanında rozet dağıtarak halktan yardım topluyor, bu yardımlar cemiyetin mührü ile mühürlü özel sandıklarda toplanıyordu İlk kez 1921 yılında düzenlenen Yetimler Haftası’nda toplanan yardımlar beklenenden düşük kalmıştı. Fakat sonraki yıllarda bu organizasyon daha geniş kitlelere ulaşarak güçlendi; 1921’de 36 bin kuruş olan yardım 1925’te yaklaşık 397 bin kuruşa kadar yükseldi . Böylece Yetimler Günü, her yıl giderek daha fazla insanın desteğiyle, yetim çocuklara umut olan bir toplumsal hareket haline geldi.

Cumhuriyet’in kurulmasıyla tüzel kişiliğini kaybedip, Ankara’daki Himaye-i Etfal Cemiyetinin şubesi olan İstanbul Himaye-i Etfal Cemiyeti sosyal hizmet tarihimiz açısından önemli bir kurum. Himaye-i Etfal’in kuruluşunu anarken İstanbul’da kurulan Himaye-i Etfal Cemiyetini de anmak istedim. Müthiş çalışması için, bu çalışmadaki bilgileri edindiğim Celal Kürşad KONUKÇU  hocaya teşekkür ederim.

Kaynak: Konukçu, C. K. Türkiye Çocuk Esirgeme Kurumu Tarihi (1917-1983) (Doctoral dissertation, Ankara Üniversitesi).  

TÜRKİYE’DE SOSYAL HİZMET (SOSYAL ÇALIŞMA): 8-13 Temmuz 1928 tarihinde düzenlenen Birinci Uluslararası Sosyal Çalışma Konferansında Türkiye Cumhuriyeti Hükumeti tarafından sunulan tebliğ

Sosyal hizmet tarihiyle amatör olarak ilgilenmemde büyük katkıları olan üstad Turgay Çavuşoğlu abinin doğum günü bugün. Kendisine bir doğum günü hediyesi hazırlamak istedim ve Türkiye’de sosyal hizmet tarihi için çok önemli bir metin olduğunu düşündüğüm Dr Hüsamettin ve Doktor Asıım İsmail tarafından sunulan tebliği Türkçe çevirdim

İyi ki doğdun Turgay Abi

Metne ulaşmak için tıklayın

Kritik Olay Stres Bilgilendirmesi

Afet bölgesi olan Türkiye’de afetlerde sosyal hizmet uygulamalarına duyulan ihtiyaç yaşanan afetlerle her geçen gün artmaktadır. Bu durum, afetlerde psikososyal destek çalışmaları gerçekleştiren profesyonellerin afet sahalarında travmatik olaylarla karşılaşmalarına yol açmaktadır. Bu çerçevede, afet sonrası çalışana desteğe dair duyulan ihtiyaç daha da görünür hale gelmektedir. Elinizde bulunan çalışma kritik olay olarak tanımlanan afet ve sonrasında, çalışana desteğe dair nasıl uygulamalar yapıldığını ele almak ve bir uygulama olarak Kritik Olay Stres Bilgilendirmesinin (Debriefing) nasıl gerçekleştirildiğini açıklamak üzere hazırlanmış bir materyaldir. Bu materyal, afet sonrasında gruplarla sosyal hizmet uygulamaları gerçekleştiren sosyal hizmet uzmanlarına yardımcı olma amacındadır. Çalışmanın Kritik Olay Stres Bilgilendirme aşamaları Hawker (2018) ve A. M. Mitchell et al. (2003) çalışmalarından yararlanılarak hazırlanmıştır. 

Alanda çalışan sosyal hizmet uzmanlarına yararlı olması dileğiyle

Dökümana ulaşmak için tıklayınız

KİM BUNLAR ? 

İlhan Tomanbay hocamın (https://www.ilhantomanbay.com/2023/02/24/kim-bunlar/) yazısına cevaben

Sosyal hizmet eğitimine başladığım günden bu yana sosyal hizmet alanında birbirine benzeyen tartışmalar mevcudiyetini sürdürür. Sosyal hizmet mesleğinin sosyal medyası olan e-posta grubunda hararetli bir şekilde yapılan tartışmalarda herkes tartışanın kim olduğunu bilir, tartışma nezaket çerçevesinde gerçekleşirdi.  Günümüz sosyal medyasının dili için aynı şeyi söylemek mümkün değil, istendiği zaman istendiği şekilde söz söyleme hakkının mevcudiyeti, iletişimin biçimini etkiliyor.  İlhan hocam yazısında belirttiği şaşkınlığı anlıyorum, “herkesin herkesi haklamaya çalıştığı twitter meydan savaşında” çok fazla zaman geçire geçire normalleştirdik herhalde bu üslubu.  Kabul edilebilir bir şey değil bu üslup.  Sosyal Hizmet Uzmanları Derneği Etik İlke ve Değerler kitapçığı ne diyor bu konuda “Müracaatçılarıyla ve diğer meslek elemanlarıyla iletişimlerinde, meslektaşlarını sorumsuz, dayanaksız ve haksız olarak eleştirmekten kaçınmalıdır. Meslektaşların yeterlik düzeyi ya da ırk, etnik-ulusal köken, renk, cinsiyet, cinsel yönelim, yaş, medeni durum, siyasal görüş, dinsel inanç, zihinsel veya fiziksel özür gibi bireysel özellikleri hakkında küçük düşürücü dil kullanmamalıdır. (http://shuder.org/Sayfa/etik-ilkeler1787) . 

Eğer sosyal medya hesabınız herkese açıksa, yazışmalarınız kişisel bir şey olmaktan çıkıyor ve herkesin görebileceği ve üzerine yorum yapabileceği bir hale geliyor. Muhataplığınız size verilen değerle ilgili olarak değişiyor fakat yorumu okuyan kişi, sosyal hizmet bölümünde çalışmış bir akademisyenin yazdıklarını okuyor. Sosyal hizmet alanında çalışanlar bu nedenle unvanlarını belirttikleri sosyal medya hesaplarında özenli olmak zorundadır. Bu zorunluluk etik bir zorunluluktur. Bu durumu, teknolojinin sosyal hizmet alanında daha yoğun kullanıldığı ABD’de  yayınlanan Sosyal Hizmet Uygulamasında Teknoloji Standartları (https://www.socialworkers.org/Practice/NASW-Practice-Standards-Guidelines/Standards-for-Technology-in-Social-Work-Practice)  belgesinde de görmek mümkündür.  Belgede “sosyal hizmet alanında eğitim verenler, çevrimiçi sosyal medyayı eğitim amaçlı kullanırken, öğrencilere etik hususlar hakkında rehberlik sağlamak için sosyal medya politikalarını sağlamalıdır” deniyor.Belgenin çoğu yerinde belgede sosyal medya kullanımıyla ilgili hassasiyetlere değinilmiş.   Benim gördüğüm kadarıyla genel olarak tepkiler kişi olarak İlhan Tomanbay’a değil, binlerce sosyal hizmet uzmanının /sosyal çalışmacının yetişmesinde emeği geçen halen sosyal hizmet bölümünde öğretim üyesi olarak çalışan Prof. Dr. İlhan Tomanbay’a. (tepki bir sosyal hizmet akademisyenine)

İlhan hocamın cevabi yazısını okudum. Yazısında  akut/ acil ilk yardım döneminde yapılanlardan ve psikolojik ilk yardımdan bahsederek, bu dönemde yapılan işler  ile afetin ileri dönemlerinde yapılan işler arasındaki farklıklardan bahsediyor. Bunu yaparken İlhan hocam, daha önceki yazılarında olduğu gibi sosyal çalışma kavramını sosyal çalışmacıların yapmış olduğu mesleki uygulamalar, sosyal hizmet/ sosyal hizmetleri de sosyal refah sistemi içinde gönüllü ve gönüllü olmayanların gerçekleştireceği işler olarak tanımlayarak çerçeveyi çizmiş Yazıda,  daha iyi yapılabilirdi vurgusuyla afet sonrasında Türkiye Afet Müdahale Planına göre  Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı sorumluluğundaki işlerin yeterince iyi yapılmadığını belirtiyor, bu durumu eleştiriyor ve dolaylı olarak olan biteni sosyal hizmet uzmanlarının yetersizliklerinden kaynaklandığını varsayıyor. İlhan hocam, sosyal hizmet uzmanlarının  afetlerde sosyal hizmet konusunda  “bilimsel ve mesleki bilgilerle yetkinleştirilmemiş”  profesyoneller olduğunu  düşünüyor. Bu düşüncesini eğitimin niteliksiz olmasıyla ilişkilendiriyor. 

Ben sosyal hizmet uzmanı olarak Van Depremi, Soma Maden Kazası, patlamalar dahil olmak üzere birden fazla afette sosyal hizmet uzmanı olarak çalıştım. Sosyal Hizmet Uzmanları Derneği GMYK üyesiyken de kurulduğu günden bu yana 31 operasyonda aktif görev almış derneğimizi Afetlerde Psikososyal Hizmetler Birliğinde teslim ettim. APHB tarafından düzenlenen eğitimlerde çoğu meslektaşımız eğitim aldılar.  Filiz Demiröz , Kasım Karataş, Veli Duyan hocalarımız eğitim materyalinin hazırlanmasında ve eğitiminde görev aldılar (Eğitim materyali https://drive.google.com/file/d/18LEtviTyp1MdbAgUNt6sXADUeG0P2RHV/view?usp=sharing)  . Bir çok arkadaşımız ben de lisans eğitimi aldıktan sonra bu eğitim aldık ve afetlerde görev aldık 

  TAMP ile birlikte bu iş Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı tarafından üstlenildiğinde Aile ve Sosyal Hizmet Bakanlığı  internetten hızlıca arama yapınca görülebilecek ( https://www.aile.gov.tr/athgm/haberler/afet-ve-acil-durumlarda-psikososyal-destek-temel-duzey-mudahale-egitim-programi-basladi/   ,https://www.aile.gov.tr/athgm/haberler/afet-ve-acil-durumlarda-psikososyal-destek-baslangic-duzey-mudahale-egitimleri-basladi/  ) eğitimleri verdi. Alanda çalışan sosyal hizmet uzmanlarının ileri meslek eğitimlerini Aile ve Sosyal Hizmet Bakanlığı veriyor.  Aynı eğitimi Sağlık Bakanlığında çalışan arkadaşlarımız da alıyorlar. Afette çalışmanız için İleri meslek eğitimi almanız gerekiyor.

 Tüm bunlara ek olarak gönüllü olarak çalışmak için de sahada eğitim almak zorundasınız. Yoksa AFAD sizi akredite etmiyor. SHUDER de alanda çalışma izni alabilmek için iki temel eğitim düzenledi. Ayrıca yakın zamanda iki günlük yoğun bir eğitim düzenledi SHUDER: (https://www.youtube.com/watch?v=aqodP5KvvVAhttps://www.youtube.com/watch?v=3A-NY1oP1jI&t=9782s ) 

Sosyal hizmet akademisyenleri farklı yerlerde farklı zamanlarda eğitimler veriyorlar. Projelerin yazılmasına destek oluyorlar, eğitim materyalleri geliştiriyorlar. İleri meslek eğitiminin önemine inanıyoruz, bu amaçla shupervizyon adlı bir projeyi de arkadaşlarımla yürütüyorum.  

İlhan hocam,  lisans düzeyinde afetlerde sosyal hizmet dersi,  APHB tarafından verilen eğitimleri daha sonra Aile Bakanlığı tarafından verilen eğitimleri, SHUDER’in eğitimlerini yetersiz, eksik bulabilirsiniz. Hepimizin hocasısınız, 99 depremi olduğunda da sosyal hizmet akademisyeniydiniz. https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/800261bağlantısındaki yazınızda şu an yazdığınız yazıya benzer eleştirilerde bulunmuşsunuz. 99 üzerinden bunca zaman geçtikten ve bunca afet olduktan sonra ( ki bu afetlerin çoğunda sosyal hizmet uzmanları aktif görevler aldılar) bu eksikleri gidermek için eğitim programlar da düzenleyebilirsiniz. Ama sosyal hizmet uzmanlarının “bilimsel ve mesleki bilgilerle yetkinleştirilmemiş”  profesyoneller olduğunu savlarken, sahada çalışan insanların emeklerini, onca emeği yok saydığınızı da  söylemek mecburiyetindeyim.

Not:İleri meslek eğitimlerine ihtiyacımız var muhakkak, daha iyisini yapabilmek için her zaman. Bilgi ve becerileri artırmak için olur da yapmış olduğunuz projede üzerimize bir görev düşerse öğrenciniz olarak memnuniyetle yapmak isterim.

Çocuk Haftasının Gayesi Nedir ? (Sabiha Sertel)

Sabiha Sertel’in 25 Nisan 1929 tarihili yazısını paylaşmak istedim bu 23 Nisan’da. 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramımız Kutlu Olsun

Çocuk haftası Türkiye’de ilk defa yapılıyor.

Bu haftanın gayesi bazılarının zannettikleri gibi, çocukları eğlendirmek, yalnız Himayeietfal cemiyetine para toplamak değildir. Memlekette tamamen ihmal edilmiş bir çocuk mes’elesi vardır. Himayeietfal bu ihmal edilmiş mes’elenin bir kısmı ile uğraşarak meydana çok faydalı eserler çıkardı. Fakat vazifesi henüz daha ne bitmiş, ne de bazı sahalarda başlanmıştır. Şüphesiz harpten çıkan bir milletin aç çocukları, şehit çocukları, muhtaç çocukları bir hayır cemiyetinin en evvel nazarı dikkate alacağı çocuklardır. Himayeietfal ilk safta bunları himaye ile ilk vazifesini yapmıştır.

Bugün Himayeietfal’in tertip ettiği çocuk haftası Himayeietfal’in ikinci bir devreye girdiğini gösteriyor. Zaten bu amelî, içtimaî faaliyetlerde cemiyetler daima iki nevi sây programı takip ederler.

Birincisi: şafi
İkincisi: vafi’dir.

Şafi tedabir ancak cemiyet içerisinde marazi hali gösteren, açlar,

Vafi tedabir çocuğu doğduğu günden, hayata gireceği güne kadar maddî, manevi her hususta himaye etmektir.

Çocuk haftasının gayesi işte halkı bu vafi tedbirler husûsunda tenvir etmek, memleketteki çocuk mes’elelerini tetkik etmek, ihtiyaçlara cevap vermek için Himayeietfal’e merbut yeni bir çok teşkilâtlar yapmaktır. Bugün Himayeietfal’in bu hafta zarfında yapacağı en müsmir iş, halkı memlekette bir çocuk mes’elesi olduğuna kandırmaktır. Çünkü hâlâ bizde çocuk mes’elesi ve Himayeietfal bir şefkat işi bir şefkat müessesesidir. Himayeietfal şüphesiz yaşamak için milletin şefkatine muhtaçtır, fakat çocuk mes’elesi bir şefkat işi değildir.

Diplomatlara göre çocuk mes’elesi bir nüfus mes’elesidir.

İçtimaiyatçılara göre bir bünyei içtimaiye mes’elesidir.

Doktorlara göre umumî hıfzızsıhha mes’elesidir.

Terbiyecilere göre, bir pedagoji mes’elesidir.

Çocuk mes’eleleri yalnız başına bunların hiç birisi değil, bunların hepsi ve bundan gayrı daha pek çok safhaları havi şümullü bir mes’eledir. Gözlere çok küçük görünen bu mes’eleyi şu adetler belki bir az tavzih edebilir.

Memlekette mevcut çocuk mes’eleleri:

1- Yetim çocuklar.
2- Analı babalı, fakat muhtaç çocuklar.
3- Hasta çocuklar.
4- Sokaklara atılan çocuklar.
5- Hırsız çocuklar.
6- Evlerde ahretlikler.
7- Oyundan, havadan mahrum çocuklar.
8- Dayakla büyüyen çocuklar.
9- Küçük yaşta ağır işlere çalıştırılan çocuklar.
10- Veremli çocuklar.
11- Dilenci çocuklar.
12- Dimağan geri kalmış çocuklar.
13- Okumadan mahrum çocuklar.
14- Anneleri işte çalışan çocuklar.
15- Pislik ve sefahet içinde büyüyen çocuklar.
16- Sokaklarda yaşıyan serseri çocuklar.
17- İstismar edilen çocuklar.
18- Köy çocukları, köy mektepleri.
19- Cahil anneler elinde büyüyen çocuklar.
20- Fuhşa düşen çocuklar.

Daha buna mümasil bir çok çocuk mes’eleleri vardır. İşte çocuk haftasının gayesi milleti bu mes’elelerle yakından alâkadar etmek, Himayeietfal’in tedricen bu her ihtiyaca cevap vermek için yaptığı muazzam işe milleti iştirak ettirmektir. Çocuk mes’elesi diplomatlara göre bir nüfus mes’elesidir. Çünkü milletin mukadderatına hakim ordular, ancak nesillerin idamesi ve tezayüdü ile kaimdir. Çocuk onlara nazaran bugün hududu, yarın cepheyi bekliyen askerdir. Bu askeri çoğaltmak için çocuk vefiyatını durdurmak lâzım. İşte daima kaleleri küllelerle yıkmağa alışan diplomatların noktai nazarı burada gene içtimaiyatçıların eline düşer. Çünkü nesli, ne askerî bir pilânla, ne de siyasî bir manevra ile ne tezyit, ne de idame edebilirler…

İçtimaiyatçılara göre bir bünyei içtimaiye mes’elesidir. Çünkü çocuk bugün cemiyetin mevcut kanunlarına, mefhumlarına, adetlerine göre şekil alacak, yarınki cemiyetin mekanizmasını teşkil edecektir. Bu sebeple çocuk beşiğe düştüğü günden itibaren cemiyetin kontrolü altında olmalıdır. Bir milletin medeni seviyesini ve tarakkisini, çocuklarını büyütme tarzları, terbiye sistemleri, çocuklarının mektepte ve hayatta gösterdiği kabiliyetler ve karakterlerle ölçerler…

Çocuğa her insan çocuğunun hakkı olan büyüme, yaşama, okuma ve hayatla çarpışma kabiliyetlerini vermek cemiyetin vazifesidir. Geri kalmış bir neslin mes’ulü devlettir.

İşte çocuklara karşı devleti ve cemiyeti yegâne mes’ul tanıyan içtimaiyatçılar, çocuk mes’elesinde daha ileri giderek, memleketin içtimai nizamında ve kanunlarında değişiklikler isterler.

Çocuk ailesinden evvel cemiyetindir.

Her çocuğun yaşamak nasıl tabii bir hakkı ise, hüriyet ve cemiyetin verdiği her fırsattan müsavi surette istifade etmek de içtimai hakkıdır.

Beşikte yatan çocuğun, ne dini, ne mezhebi, ne de sınıfı vardır. Altın beşikte yatan çocuk da, tahta beşikte yatan da birdir. Bu memlekete hangisinin daha müfit olacağını kimse bilemez. Biz her içtimai kuvveti organize ederek çocuklara, cemiyetin verdiği haklarda müsavat tesis etmeliyiz.

Yarınki Türkiye, tarihte fütuhat kazanan Türkten ziyade, bugün beşikte yatan, mektepte okuyan, sokakta dilenen Türke istinat eder. Türkün içtimaî bünyesini tenmiye ve inkişaf ettirmek için var kuvvetimizi çocuklara vereceğiz. Pedagogların, iktisatçıların, diplomatların, herkesin söylediği söz nihayet bu noktada birleşir.

Kuvvetli millet, kuvvetli Türkiye, ancak vücudu ve dimağı zinde, fen âleminde, ilim âleminde, san’at âleminde, yaratıcı kabiliyetler gösteren Türkün meydana getireceği millettir.

Bugün omuz silkip, çocuk diye geçtiğimiz mahlûk, işte bu milletin bu harsın mümessilidir. Bugün ona ne verirsek yarın onu alacağız…

Sıska bacakları üstünde boyundan büyük bir karın ve baş, veremli yüzünde çürümüş bir kan, kafasında ilim yerine bir sürü lüzumsuz malümat taşıyan çocuk yarın için bize çok şeyler vadedemez…

Bu mes’elenin üzerinde duracağız. Gene bir sürü nutuklar, konferanslar, sözlerle çocuk haftası kapanacaksa, emekler zayi olacaktır. Çünkü haftası başlar fakat bitmez..

Türk milleti nasıl başlar ve bitmezse…

25 Nisan 1929
Sabiha Zekeriya
Cumhuriyet

“Flexner 1915’de yaptığı “Sosyal Hizmet Bir Meslek midir?” başlıklı ünlü konuşmayı o dönemde sosyal hizmet alanıda çalışanların çoğunluğunun kadınlardan oluşması nedeniyle mi yaptı?

Twitter, hayatımızda farklı farklı şekillerde yer alsa da, bazı “sesli düşünceleri” dinleyebilmek ve bu düşünceler üzerine “kafa yormak” adına ideal bir platform (nerden baktığına göre değişmekle beraber). Çok sevgili Arzu Hoca “Flexner’ın 1915’de “Sosyal Hizmet Bir Meslek midir?” başlıklı ünlü konuşmasını o dönemde bu alanda çalışanların çoğunluğunun kadınlardan oluşması nedeniyle yaptığını düşünüyorum ama ispatlayamam” yazan bir tweet atmış. Gecenin dördünde bu tweet’i gördüm ve ardından acaba böyle midir diyerek biraz araştırayım dedim. Bilgisel olarak yazmaya da üşendiğim için blog’a yazmaya karar verdim ( bu arada ne yalan söyleyim yazıya başlarken How I Met Your Mother dizisindeki Barney karakteri gibi challenge accepted demedim değil) 

Sorunun yanıtını alabailmek için öncelikle Flexner kim  sorusunun yanıtını vermek gerekir diye düşünüyorum.  Wikipedia’dan edindiğimiz bilgilere göre Alman Yahudi bir ailenin dokuz  çocuğunun altıncısı olarak John Hopkins Üniversitesinde eğitim gören Flexner bir eğitimci, eğitimci olarak adlandırılmasının nedeni  eğitim üzerine yaptığı çalışmalar. Özellikle yüksek öğretim programlarına dair yaptığı eleştiriler ve öneriler (The American College) onun tıp eğitimi ile ilgili çalışmalar yapmasını da beraberinde getiriyor. Kendisi  sosyal hizmet mesleğinde tanındığı kadar tıp alanında da tanınıyor, ABD’de tıp eğitimin reformunda hazırladığı raporla büyük etki yaratıyor (Afirkan Amerikalı Tıp Fakültelerini kapattırıyor) (https://en.wikipedia.org/wiki/Abraham_Flexner#Flexner_Report)


Flexner’in bizi ilgilendiren tarafı 1915 yılında yaptığı Sosyal Hizmet Bir Meslek Midir ? adlı konuşma ( bu konuşmayı Türkçe’ye çevirmeye üşeniyoruz lütfen çevirelim,ben çevireceğim yerim dar). Flexner bu konuşmasında bir mesleğe dair standartları 


1. Temelde zihinsel ve  üst düzeyde bireysel sorumluluk 

2. Öğrenilebilen, yenilebilen ve araştırmalarla yeniden üretilebilen bilgi birikimine dayanır

 3. Teorik olmanın yanı sıra pratik 

4. İleri düzeyde özelleşmiş mesleki eğitim süreci

5. Üyeler arasında güçlü bir iç örgütlenme ve iyi gelişmiş grup bilinci

 6. Meslek üyelerinin birbirlerine yardım etmeye eğitimli ve toplum yararına çalışmaya istekli olması (Flexner,2001) olarak açıklıyor. Sosyal hizmet mesleğinin meslek olup olmadığını bu bağlamta tartışıyor

Flexner  yukarıda belirtilen standartları, üzerine daha fazla konuşabileceğimiz “bilimsel hayırseverliğin” mesleğe dönüşümünün konuşulduğu 42. Ulusal  Hayır  ve Islah Kurumları toplantısında yapıyor. Peki o dönemde sosyal  hizmet eğitimi nasıl gerçekleştiriliyor diye sorduğumuzda yanıt aramak için Dunlap’ın 1993 yılında yazmış olduğu “A History of Research in Social Work Education: 1915-1991” çalışmaya bakmak mümkün. Çalışmada da belirtildiği üzere bu dönemde sosyal hizmet bilgi üretimi süreci özgün değil. Bilimsel hayırseverlik uğraşları, aslında hayırseverlere yönelik  yapılan eleştirileri ortadan kaldırmak ve hayırseverler üzerinden kontrol işlevini gerçekleştirmek için geliştirilmiş bir form ve biz bu formun içinden sosyal çalışma mesleğini çekip alıyoruz. 

Flexner yapmış olduğu konuşmada  sosyal çalışma mesleğinde aslında neyin eksik olduğunu da söylüyor. Kabaca diyor ki bu mesleğin bir sosyal bilim dayanağı yok ( ki sonra Freudyen düşünceler benimseniyor), süpervizyon yok ( ah ne yazık ki ülkemizde halen yok), meslek örgütün yok (1955’de kuruluyor), etik ilkelerin yok, seni ayıran ve özel kılan bilgin yok!

Flexner’in öncülük ettiği tıp reformuyla siyahilerin tıp alanında çalışmasını engellediği, kadınların tıp eğitiminden uzaklaştırılarak hemşireliğe yönetildiğini söylemek mümkün (Ahcterberg,2009; akt:Gönç,2016:145). Flexner’ın “bu sabıkası” bize bir ispat gibi görünse de Flexner, eczacılık gibi meslekleri de aynı konuşmada bir meslek olarak görmediğini belirtiyor (söylemeye gerek yok hemşireliği de meslek olarak görmüyor)

Bence burada “kadın düşmanlığından” çok modernist bir kafa var.

Pek selamlar

Not: bu yazı sabahın köründe yazılmıştır.

Kaynaklar

“Hemşireliğin geleceği mesleğin cinsiyetsizleşmesini vadediyor mu? Erkek ve kadın hemşirelik öğrencilerinin meslek ve toplumsal cinsiyeti ilişkilendirme eğilimlerinin sosyolojik analizi” Fe Dergi 8, no. 1 (2016), 144-167.

Acar, H. , Duyan-Camur, G. (2003). Dünya’da ve Türkiye’de Sosyal Hizmet Mesleğinin Gelişimi. Toplum ve Sosya Hizmet Dergisi 14(1)

Flexner, A. (2001). Is social work a profession?. Research on social work practice11(2), 152-165.

https://en.wikipedia.org/wiki/Abraham_Flexner#Flexner_Report

BİR EVSİZİN DONARAK ÖLMESİ ÜZERİNE

Bu yazıyı başlıktan da anlaşılacağı üzere sokakta donarak ölen Sami Amca ile ilgili yazıyorum. Ama önce bazı şeylerin altını çizmek istiyorum. Bunlardan birincisi profesyonel olanın verdiği kararla ilgili.Bir disipline dair bilgi beceri ve değerler, profesyonel bir değerlendirmeyi beraberinde getirir. Profesyonel değerlendirme, profesyonel olmayan veya değerlendirme konusunda yetkinliği bulunmayanların almış olduğu kararlara dair “yanlışları” görmek ve olası riskleri yönetmek açısından önem taşır. Sosyal hizmet lisans (örgün ve sosyal hizmet eğitimi veren) eğitim programlarının çıktılarından biri budur. Sosyal hizmet alanında çalışanlar, insanların yaşamlarıyla ilgili karar almalarına yardımcı olur. Bu yardım, bireylerin yaşamlarıyla ilgili ciddi kararlar vermelerine hatta yaşamlarına yön vermelerine yol açabilir.

Altını çizmek istediğim ikinci husus güç ilişkileri. Mesleki uygulamada, sosyal çalışmacılar (sosyal hizmet uzmanı, sosyal çalışma görevlisi değil) ile danışan arasındaki güç ilişkisi, profesyonel ilişkinin niteliğiyle belirlenir. Bazı durumlarda ilişki doğal koşullarda eşitlikçi bir biçim alırken, bazı durumlarda -belki de çoğu zaman- danışanların karar almaya katılmamasını da beraberinde getiren bir teslimiyetle gücün sosyal çalışmacıya devredildiği bir ilişkiyi ortaya çıkartır. Bu nedenle eğitim programlarımızda dezavantajlılardan güç devşirerek mesleki uygulamaların gerçekleştirilmesinin danışanlara zarar vereceğini sıklıkla dile getiririz. Zira danışan adına yapılan tüm uygulamalardaki memnuniyet, sorunun palyatif de olsa çözülmesinden gelen geçici bir memnuniyettir. Her ne kadar her sosyal çalışmacılar güç ilişkileri açısından pozisyonunlarını değerlendirmelerinin önemli olduğunu bilse de rutine binmiş memuriyet işleri gerçekleştirilirken bu durum atlanabilmektedir. Ancak bazı danışan grupları vardır ki size “hey arkadaşım ne yapıyorsun sen ?” dedirtir. Genellikle “dirençli” danışan olarak adlandırılacak gruplardır bu gruplar. Bu grupların başında kuşkusuz çatısız evsizler gelir. 

Çatısız evsizleri iki gruba ayırarak tanımlamak mümkündür. Birinci grup geçici evsiz olarak da adlandırılabilecek “sokakta kalan evsizler”dir.  Geçici barınma merkezlerdeki nüfusun büyük bir çoğunluğunu oluşturan bu grup, aslında daha önce de geçici şekillerde barınan (mevsimlik olarak çalışan, hastalığı nedeniyle iş hayatından kopmuş, yalnız yaşayan birey vb.) evsizlerdir. İkinci grup, kronik evsiz olarak da adlandıran “sokakta yaşayan evsizler”dir. Bizim mesleğin tabiriyle çevresi içinde birey olarak ele aldığınızda kronik evsizleri, sokağın köpekleri, o sokakta olan canlı cansız her şey evsizlerin sosyal sistemini oluştur. Macaristan’da evsizlikle ile ilgili gittiğimiz bir AB programında, evsizlerle çalışan sosyal hizmet uzmanıyla bizi görünce bizle sohbet etmek istemişti. Sohbetin ardından bizi sokağının sonuna kadar uğurlamıştı. Çünkü o sokak onun eviydi. Sokağın sahibi olan evsizleri, evlerinden çıkartmak zordur. O evsizi sokaktan almak onu evinden atmak demektir. 

Evsizin geçici barınma merkezine gitmesini kabul ettirmek ilk olarak bu sürecin farkında olmaktan geçer. Ona eşlik eden hayvanları da alabileceğinin, eşyaların koruma altına alınacağının güvencesinin vermekten (sizin için çöp olan şeyler onun evinin tuğlası) geçer. Ancak dirençli evsiz geçici barınma merkezine gitmek istemiyorsa herhangi bir çalışma gerçekleştirmek mümkün değildir. Burada başka bir alternatif devreye girer. Bu alternatif  evsize sokağında(evinde) hizmet vermek.

Geçici barınma merkezlerine zorla götürmek mümkün olamayacağı için, sokakta yaşayan evsizleri takip etmeye yönelik mobil araçlar, onlara özgü ısıtıcı ekipman, sağlık hizmeti sunmak gibi çözümlerle “dirençli” evsizlere yönelik çözümler sunuyorlar farklı ülkelerde. Biz de evsizi zorla geçici barınma merkezine gönderme gibi bir çaba var. Hizmetler olmayınca dirençli evsizlerle karşılaşılınca da biz çabaladık ( bir habere göre belediye çalışanları böyle demiş / bir başka habere göre ise evsiz kurumu evsize hiç ulaşamamış ) demekten veya zorla götürmekten başka çarelerimiz yok gibi davranıyoruz. Davranmamalıyız. Evsizlerle ilgili politika şart demeli ve politikaları talep etmeliyiz!

Neyse kar ve yar mıydı neydi o ?

Selamlar 

Not1: Evsizlerle ilgili işler çoğu ilde Valilikler tarafından bazı illerde Belediyelerce yürütülüyor. Ankara Valiliği’nin evsiz oteli uygulaması şimdi İstanbul Valiliği tarafından da ( daha önce İBB yürütürdü sadece bu işleri) yürütülüyor. Belediyelerin de hizmetleri var. Ancak bir evsiz sokakta donuyor. Oysa bir mevzuat olsa ve bu mevzuatta rol ve sorumluluklar belirlense, bu alanda sokak sosyal çalışmacıları /sosyal hizmet uzmanları çalışsa, sokakta yaşayanlar haritalandırsa, acil durumlarda mobil ekiplerle takip edilseler, geçici barınma merkezlerinde nitelikli psikososyal hizmetler sunulsa, sivil toplum örgütlerinin gönüllü çalışmaları buradan takip edilse… Çok zor şeyler değil. Politika, bu politika çerçevesinde mevzuat, yeterli profesyonel istihdamı….

Not2: Fatih Toksöz kitabını yazsın!

Bu sene evsiz mevsimi erken başladı!

Kış mevsimi haberleri vardır. Mevsimin ilk karının yağması, yolların kapanması, sebze ve meyvelerin çıkması gibi. Magazin haberleri tadında, anlamsız bir şekilde ekrana bakmaya yol açan haberler. Bir de kışın hatırlananlar ile ilgili haberler vardır. Kışın mahrumiyetini de en fazla çekenler, evsizler ile ilgili haberler… Dün bu haberlerden biri medyaya daha doğrusu sosyal medyaya yansıdı.

Evsizlik belki de tarihin en eski sosyal sorunlarıdan biri. Evlerini sokak yapan insanlardır evsizler.Sokağın görünmeyen sahipleridir (bu sahiplik öyle bir şeydi ki bir evsiz ile çalıştıktan sonra evsiz bizi sokağın sonuna kadar uğurlamıştı).Eğer dayanışmacı bir ilişki varsa “sahip de çıkılır” onlara mahalleli tarafından (evsizlerle ilgili yapmış olduğumuz bir çalışmada, aslında kronik evsizlerin sürekli sokakta olmak zorunda oldukları için sosyal ağlarının olduğun görmüştük). Çok sevgili dostum, meslektaşım Tufan’ın (kendisi evsizlerle çalışıyor) yanına gittiğimde, cinayetten dolayı hapiste yatarken, sağlık nedeniyle tahliye edilen eskiden milyarder olan İngiliz’i de, öz babasından kalan mirası alabilmek için yasadışı yollarla evlat edindirildiği ABD’den Türkiye’ye geleni de, tepetaklak gitmeye yol açan bir iflasın ardından toparlanamayıp “sokağa” düşeni de gördü bu gözler ( yakın zamanda bu konuyla ilgili bir araştırma yapacağım, araştırma önerisini hazırlarken yazıyorum bu yazıyı). Evsizlerin hikayesi farklı olsa da ortak sosyal özellikleri vardır. Sosyal destekten yoksun olmak, tek başlarını hayatlarını idare ettirememek(hepsi için geçerli olmasa da) , temel ihtiyaçlarından biri olan barınmayı karşılayamamak gibi (Hoş evsizliği bir yaşam tercihi edinenler de var, Almanya’da staj yaparken karşılaşmıştık, Türkiye’de çok nadir görülüyor). Ve hepsinin farklı şekillerde sadece barınmayla sınırlandırılmayacak psikososyal yardıma ihtiyacı vardır.Bu ihtiyaç giderilmelidir. Zira ev bizim için önemli bir yerdir. İki kişinin yasal olarak birlikteliğine verilen ad dünyanın herhalde hiçbir yerinde ev sahibi olmakla aynı anlama gelmez. Her mahallenin bir delisinin olduğu, “delilerin bir yerlere kapatılmadığı zamanlarda” evsizler bizim için ruhsal sorunları olan kişiler olarak görülmüştür. Evsizler çaresizdir, evsize yardım etmek bu nedenle önemlidir. Yardımsever bir millet olduğumuz için evsizler bizim için desteklenmesi gereken figürlerdir bir başka deyişle. “Afedersiniz dilenci değilim, yol param çıkışmıyor” diye yanınıza gelenlerden de göreceğiniz üzere evsizlere yönelik bir şeyler yapmak isteriz hep . Dualarımızda “Allah’ım sokakta kalanlarla kalacak yer ver” geçer mesela veya bir evsiz gördüğümüzde hemen onlara yönelik hizmetler sunulsun diye “yetkili” mercilere ulaşırız. Dün böyle bir şey yaşadık, sosyal medyada böyle bir görüntü(kimilerine göre belediye PR’ı kimilerine göre gerçek) yayınlandı ve yetkilere seslenildi. Ve bu sene sezon erken açıldı. Kar kış yoktu, evsizler donmayacaktı ve evsizler sokakta kalabilirdi, sokağa çıkma yasağında sokakta kaldıkları sosyal medyaya yansımasa..

Belediyenin evsizleri alıp bir yere yerleştirmesi takdir topladı ne yazık ki Ne yazık ki diyorum, bu işin sosyal medyaya yansıdıktan sonra gerçekleşmesi üzücüdür. Zira bu iş belediyenin görevidir. Belediye evsizlere yönelik hizmet sunmak zorundadır. Ama bu iş sadece belediyeleri işi değildir. Bu iş aynı zamanda Valiliklerin de görevidir. Ankara’da Valiliğin evsiz oteli işletmesi, belediyelerin hizmetleri ( 12 ay çalışan kuruluş sanırım bir İzmir’de ve Bursa’da var) bu görevin kış aylarında yerine getirildiğini gösterir. Bir başka deyişle Türkiye’de sadece kışın ele alınan bir sosyal sorun olarak kabul ediliyor. Evsizlere özgü bir yasal düzenleme yok. Acil durumlarda mesela Covid-19 nedeniyle, evsizleri misafirhaneye yetiştiriyoruz, kışın donmamalarını sağlamak için sokaktan alıyoruz ama evsizlere yönelik hizmetlerle ilgili yasal düzenlemiz, evsizlere yönelik kalıcı hizmet birimlerimiz yok. Bu şu demek: “olağanüstü durumlar dışında evsiz olarak sen dışarıda yaşayabilirsin”. Bunu demek tabi ki çok normal, dünyanın her yerinde, başta ABD olmak üzere, azımsanmayacak kadar evsiz olduğunu biliyoruz. Bazı ülkelerde bizim ülkemizde görünmeyen evsiz aileler de var ( şimdi Suriyelilerde görülen çatılı evsizlikten bahsetmiyorum). Ama öte yandan evsizlere yönelik uygulamalarla evsizlerin evsizlik hikayelerin sonlandığını da biliyoruz. Çok değerli okuyucu sözü bu nedenle şu şekilde bitirmek istiyorum: Hazır evsizler görünür oldu, bu sefer onlara sadece kış aylarında değil 12 ay boyunca nitelikli hizmetler sunabilmek için yasal düzenlemeler yapalım ve bu düzenlemelerle evsizlere hizmetler sunalım. Proje bazlı geçici şeyler olmasın bu hizmetler, bu alana dair sosyal politika üretelim!

Not1: Aklıma 2007’de evsizlikle ilgili Erasmus programında Türkiye ekibi olarak biz de evsizlik yok biz gecekonduyla bu işi çözmüşüz dememiz geldi. Evet gerçekten de biz evsizlik sorununu bu şekilde çözdük sanırım. O nedenle evsizlik bizim için bir sorun değil….

Not2: Fatih Toksöz, evsiz çalışan nadir shulardan, telif ücreti ödenmiş olmasına karşın (kendisine telif ücreti olarak közde et döner ısmarlanmıştır) kitabını yazmamıştır.

Not 3: pazar yazısı gibi oldu bu yazı belki bundan sonra her pazar yazarım böyle

Başımıza gelen tüm bu şeyler ve başımıza gelecekler

Merhaba (bir kelimenin içine ne kadar iyi niyet sığıyorsa öyle bir merhaba) .Bir şeyler yazıyorum yine bloga, bir şeyler olsun diye. Olur mu bilmem, ben yazmaya devam edeceğim….

Elazığ depremi ne zaman oldu diye sorsam size, doğrudan veya dolaylı bir şekilde depremden etkilenmemişseniz, bu depremin bu yıl içinde olduğunu hatırlamayabilir, yanlış yanıt verebilirsiniz. (Verdiğiniz yanıtı eleştirecek değilim. Siz okuyucuyu suçlayan bir metin kaleme almak da değil derdim zira okuyun diye yazılmış bir metne kin kusmak, yazılanları bulunıklaştırır, size kin de kusmuyorum, ben kimim ki sizi eleştirecek, sizden farksız mıyım? ) Bu durumun psikolojik açıklamalarını bir yana bırakalım, 2020 yılı acaba başımıza ne gelebilir diye soracağımız bir yıl oldu. Türkiye’de son 3000 yıl içerisinde 90 kez oluşan bir doğal olayı tsunamiyi bile gördük.

Daha neler görebiliriz diye soramadan, 2020 yılına yüklediğimiz negatif anlamları, ilk defa bu kadar istekle, 2021 yılına dair beklentilerimizle yok etmek istiyoruz. A.Kadir’in olur biter şiirinde dediği gibi “başımıza gelen tüm bu şeyler, dünyada olmamaktan daha iyi” deyip hayata, rutinlerimize, başımıza gelecek tüm bu şeylere hazır olmaya çalışıyoruz. Fakat, enkazın (fiziki ve psikolojik) kaldırılmasının ardından aldığımız deprem çantaları gibi bir kenara bıraktığımız hazırlıklarımız, bizim içimizi şu an için rahatlatıyor olsa da, afete yine hazırlıksız yakalanmanın tüm koşulları mevcut. Afet öncesini bir kenara bırakıp muhtemelen bir dahaki afet olduktan sonra toplum olarak aşağıdaki tepkileri vereceğiz:

  1. Sosyal medyada yayılan haber alma ihtiyacının ardına saklanmış enkaz görüntüleri ve acı üzüntü ve ardından duyulan yardım yapalım isteği
  2. Yardım için çılgın bir seferberlik
  3. Koordinasyonsuzluktan oluşan yardım yığınları /aynı şey psikososyal destek için de geçerli
  4. Yardım kuruluşlarına güvenmemekten dolayı oluşan yardım grupları
  5. Afetin 20.gününde azalan gönüllü desteği
  6. Rutine dönüş (not :1)

Peki ne yapmalıyız mucize aramak ve bu işe kadar demekten başka ? Binaları güçlendirmek mi? Kuşkusuz evet. Fakat , binaları güçlendirme sürecinin bir parçası değilsek afetle ilgili sorumluluğumuz yok mu ?

Var! Afete nasıl hazırlıklı oluruz sorusunun yanıtını aramalıyız, tek bir reçete yok zira … Modern afet yönetimi anlayışı, afetin sadece bir kurumla değil, kamu, yerel ve özel sektörle yönetilmesine hazırlık aşamasından son aşamaya kadar afetin her aşamasında halkın katılımının sağlanmasına dair bir vurgu yapıyor. Ayrıca, afetlerden öğrenilenleri bir fırsat olarak görüp bir dahaki afete daha hazır olmayı da hepimize bir sorumluluk olarak yüklüyor.

Yaşadıklarımızdan öğrendiklerimizi fırsat bilip afet öncesinde bizim yerelde, başımıza bir şeyler gelmeden, başımıza bir şeyler geldiğinde nasıl hareket edebilirizi konuşmamız ve afete duyarlı toplumların gelişmesini sağlamamız gerekiyor. Bunun için de afet olursa ne yaparız sorusunun yanıtından kaygı duyan insanları bir araya getirmek lazım. Öyle büyük büyük laflar söylemek için değil, hatta bazılarımızın bu tür yapıları kötülemek için söylediği “siyaset yapmak” için değil, sadece bir soru etrafında toplanmak ve afete sosyal politikanın tüm paydaşlarıyla hazır olmaya çalışmak gerekiyor. Kim öncü olur derseniz bu işe bir meslek var: sosyal hizmet uzmanlığı/sosyal çalışmacı, tutun kolundan mahallenizde varsa bir tane biz bunu yapacağız bize destek ol diye, o size destek olacaktır.

Afete dair yapılabilecek başka şeyler de var. Aslında afetten öğrendiklerimiz şeyler:

  1. Afet döneminde telefon hattı yerine internet aracılığıyla bağlanabilen programlar aracılığıyla iletişim
  2. Afet mahremiyeti (çocukların fotoğrafını paylaşmamak gibi)
  3. Afette yardım etme isteğinin bazen kötü bir şeyde olabileceği……..
  4. …..
  5. …….
  6. Yazacak çok şey muhakkak, halen afetten öğreniyoruz. belki güncellerim bu yazdıklarımı…Ama afet her zaman kapımızda, bir yerlerden başlayalım diye yazıyorum. Hadi ben kuyuya taşı attım, gelin ardımdan…

Not 1: Beşinci ve altıncı madde afetlere verilen genel bir tepki, afete dair duyduğumuz duygular “anormal durumlara verilen normal ama anormal tepkilerin bileşkesi” toplumun normalleşmesi (bilimsel bir görüş beyan etmiyorum burada) lakin ilk dört tepki kader değil

36. yaşımdan herkese ama özellikle fedakar AFAD çalışmalarına selamlar!

umut

Özge Özgür Yazdı: İnsan Canavarından Daha Tehlikeli Bir Virüs Yok

Bu yazı mimezo için yazılmıştı…. Mimezo için yeni bir yazı talep edelim diye bu yazıyı paylaşıyorum. İyileşeceksiniz biliyorum hocam. Siz güçlü bir insansınız, Yiğit de !

Yıllar önceydi. Ankara’da bilmem kaçıncı alışveriş merkezinin açılışıydı. Her yeni açılan avm gibi o da merakla doluşan insanları ağırlıyordu. Ve nedense bu coşkulu kalabalığın içinden çıkıp aniden zihnimde canlanan bir görüntüyle bakışlarım dondu. O kocaman avm bomboştu. Terk edilmiş, metruk binalar gibi camları kırık, bakımsız, gri bir haldeydi. İçinde örümcek ağları oluşmuş, insanın uğramadığı bir yer haline gelmişti. Görüntüyü gözümün önünden silip, gerçeğe döndüm. O günün gerçeğine. Rengarenk ve cıvıl cıvıl olana. Neden öyle düşündüğümün ve kendimi bir korku filmi sahnesinde bulduğumun çeşitli nedenleri vardı elbet. Aşırılığın ve doyumsuzluğun olası sonunu tahmin etmiş ve izlediğim bir filmden etkilenmiş olabilirim. Ya da o sıralar Yunanistan’ın tüm dünyayı şaşırtan ekonomik çıkmazından. Şimdi örümcek ağları kaplamamış olsa da benzer bir durum yaşanıyor dünyada. O kalabalık caddelerin ıssızlığı, felaket senaryolarının işlendiği filmlerdeki gibi. Böyle devam etmeyeceğine olan inanç, umut ve bilimsel açıklamalar dışında yüreğe su serpecek bir gelişme yok.

Belirsizlik ve beklenti hakim. Henüz yağmalar (marketzedeleri saymazsak) ve virüse bağlı şiddet yok. Süreç uzamazsa bunların hiçbiri olmayacak diye umut ediyoruz. Ancak uzarsa içimizdeki canavarların yaşam arzusu, covid-19unkini aratacak gibi görünüyor. Karamsar mıyım? Hayır. Gerçekçi. 

Daha birkaç saat önce sokak ortasında bir kadın boşandığı adam tarafından başından vurularak öldürüldü. Virüs değil, bir insan, üstelik bir zamanlar yaşam arkadaşı olmuş biri tarafından. Tek seferde. 

Covid-19 mutasyona uğramış bir yaşam hücresi olarak yaşamaya çalışıyor ve bunu yaparken de doğası gereği öldürebiliyor. Ya insan? Eski eşini sokak ortasında ya da herhangi bir yerde, herhangi bir şekilde öldürmesinin yaşam varoluş mücadelesinde yeri olamaz. Doğadaki hiçbir varlık, virüs bile, insanın canavarından daha zararlı değil.

Binlerce insan ölüyor. Ve hep ölüyordu. Daha fazlasını elde etmekten başka bir amacı olmayan istilâlarla, savaşlarla, cinayetlerle, ihmallerle. Bu, var oluş savaşı da değildi üstelik. Yok ederek var olunamayacağını covid-19 bile biliyor. İnsanın canavarı bilmiyor, bilse de işine gelmiyor. Covid-19 için günlerce konuşmak, tartışmak ne güzel…İnsanın kendi eliyle neden olduğu ölümleri de konuşsak keşke. Zenginliklerini elde etmek ya da yoksunluklarına tahammül etmemek için ölümlerine göz yumduğumuz insanları da konuşsak…Acımasızca katlettiğimiz kadınları…Fikirleri ve öngörüleri yüzünden faili belli ya da meçhul cinayetleri…Sorumsuzca yürütülen her işin sonunda kaybedilen ve “kaza” diyip geçiştirdiğimiz canların kaybını…Covid-19’u değil de insansı canavarları masaya yatırsak? Günlerce konuşsak, önlemleri tartışsak, ruhsal olarak el ele tutuşup birlikte hareket etsek? 

Virüs, bize ve biz ona uyum sağlamazsak yani bu restleşme sertleşirse, içimizdeki canavarlar daha da serbest dolaşmaya başlayacak. Hem küresel hem yerel düzeyde. O metruk binalar işte o zaman örümcek kaplayacak. Şimdi aklımızı başımıza alıp Covid-19’la mücadele edip insanlığı korumaya çalışırken insanlığı aynı zamanda ve hatta daha da fazla insanın canavarından koruyalım…sadece insan da değil, gezegenin canlı cansız tüm varlıklarından koruyalım…Bırakalım insanın çekildiği yerlerde, diğer canlılar nefes alsın. Avmlerde örümcekler gezsin biraz, ne çıkar? Madem başladık çekilmeye, düşünmeye ve üretmeye, biraz da kendimizi kendimizden koruyalım…