“Flexner 1915’de yaptığı “Sosyal Hizmet Bir Meslek midir?” başlıklı ünlü konuşmayı o dönemde sosyal hizmet alanıda çalışanların çoğunluğunun kadınlardan oluşması nedeniyle mi yaptı?

Twitter, hayatımızda farklı farklı şekillerde yer alsa da, bazı “sesli düşünceleri” dinleyebilmek ve bu düşünceler üzerine “kafa yormak” adına ideal bir platform (nerden baktığına göre değişmekle beraber). Çok sevgili Arzu Hoca “Flexner’ın 1915’de “Sosyal Hizmet Bir Meslek midir?” başlıklı ünlü konuşmasını o dönemde bu alanda çalışanların çoğunluğunun kadınlardan oluşması nedeniyle yaptığını düşünüyorum ama ispatlayamam” yazan bir tweet atmış. Gecenin dördünde bu tweet’i gördüm ve ardından acaba böyle midir diyerek biraz araştırayım dedim. Bilgisel olarak yazmaya da üşendiğim için blog’a yazmaya karar verdim ( bu arada ne yalan söyleyim yazıya başlarken How I Met Your Mother dizisindeki Barney karakteri gibi challenge accepted demedim değil) 

Sorunun yanıtını alabailmek için öncelikle Flexner kim  sorusunun yanıtını vermek gerekir diye düşünüyorum.  Wikipedia’dan edindiğimiz bilgilere göre Alman Yahudi bir ailenin dokuz  çocuğunun altıncısı olarak John Hopkins Üniversitesinde eğitim gören Flexner bir eğitimci, eğitimci olarak adlandırılmasının nedeni  eğitim üzerine yaptığı çalışmalar. Özellikle yüksek öğretim programlarına dair yaptığı eleştiriler ve öneriler (The American College) onun tıp eğitimi ile ilgili çalışmalar yapmasını da beraberinde getiriyor. Kendisi  sosyal hizmet mesleğinde tanındığı kadar tıp alanında da tanınıyor, ABD’de tıp eğitimin reformunda hazırladığı raporla büyük etki yaratıyor (Afirkan Amerikalı Tıp Fakültelerini kapattırıyor) (https://en.wikipedia.org/wiki/Abraham_Flexner#Flexner_Report)


Flexner’in bizi ilgilendiren tarafı 1915 yılında yaptığı Sosyal Hizmet Bir Meslek Midir ? adlı konuşma ( bu konuşmayı Türkçe’ye çevirmeye üşeniyoruz lütfen çevirelim,ben çevireceğim yerim dar). Flexner bu konuşmasında bir mesleğe dair standartları 


1. Temelde zihinsel ve  üst düzeyde bireysel sorumluluk 

2. Öğrenilebilen, yenilebilen ve araştırmalarla yeniden üretilebilen bilgi birikimine dayanır

 3. Teorik olmanın yanı sıra pratik 

4. İleri düzeyde özelleşmiş mesleki eğitim süreci

5. Üyeler arasında güçlü bir iç örgütlenme ve iyi gelişmiş grup bilinci

 6. Meslek üyelerinin birbirlerine yardım etmeye eğitimli ve toplum yararına çalışmaya istekli olması (Flexner,2001) olarak açıklıyor. Sosyal hizmet mesleğinin meslek olup olmadığını bu bağlamta tartışıyor

Flexner  yukarıda belirtilen standartları, üzerine daha fazla konuşabileceğimiz “bilimsel hayırseverliğin” mesleğe dönüşümünün konuşulduğu 42. Ulusal  Hayır  ve Islah Kurumları toplantısında yapıyor. Peki o dönemde sosyal  hizmet eğitimi nasıl gerçekleştiriliyor diye sorduğumuzda yanıt aramak için Dunlap’ın 1993 yılında yazmış olduğu “A History of Research in Social Work Education: 1915-1991” çalışmaya bakmak mümkün. Çalışmada da belirtildiği üzere bu dönemde sosyal hizmet bilgi üretimi süreci özgün değil. Bilimsel hayırseverlik uğraşları, aslında hayırseverlere yönelik  yapılan eleştirileri ortadan kaldırmak ve hayırseverler üzerinden kontrol işlevini gerçekleştirmek için geliştirilmiş bir form ve biz bu formun içinden sosyal çalışma mesleğini çekip alıyoruz. 

Flexner yapmış olduğu konuşmada  sosyal çalışma mesleğinde aslında neyin eksik olduğunu da söylüyor. Kabaca diyor ki bu mesleğin bir sosyal bilim dayanağı yok ( ki sonra Freudyen düşünceler benimseniyor), süpervizyon yok ( ah ne yazık ki ülkemizde halen yok), meslek örgütün yok (1955’de kuruluyor), etik ilkelerin yok, seni ayıran ve özel kılan bilgin yok!

Flexner’in öncülük ettiği tıp reformuyla siyahilerin tıp alanında çalışmasını engellediği, kadınların tıp eğitiminden uzaklaştırılarak hemşireliğe yönetildiğini söylemek mümkün (Ahcterberg,2009; akt:Gönç,2016:145). Flexner’ın “bu sabıkası” bize bir ispat gibi görünse de Flexner, eczacılık gibi meslekleri de aynı konuşmada bir meslek olarak görmediğini belirtiyor (söylemeye gerek yok hemşireliği de meslek olarak görmüyor)

Bence burada “kadın düşmanlığından” çok modernist bir kafa var.

Pek selamlar

Not: bu yazı sabahın köründe yazılmıştır.

Kaynaklar

“Hemşireliğin geleceği mesleğin cinsiyetsizleşmesini vadediyor mu? Erkek ve kadın hemşirelik öğrencilerinin meslek ve toplumsal cinsiyeti ilişkilendirme eğilimlerinin sosyolojik analizi” Fe Dergi 8, no. 1 (2016), 144-167.

Acar, H. , Duyan-Camur, G. (2003). Dünya’da ve Türkiye’de Sosyal Hizmet Mesleğinin Gelişimi. Toplum ve Sosya Hizmet Dergisi 14(1)

Flexner, A. (2001). Is social work a profession?. Research on social work practice11(2), 152-165.

https://en.wikipedia.org/wiki/Abraham_Flexner#Flexner_Report

BİR EVSİZİN DONARAK ÖLMESİ ÜZERİNE

Bu yazıyı başlıktan da anlaşılacağı üzere sokakta donarak ölen Sami Amca ile ilgili yazıyorum. Ama önce bazı şeylerin altını çizmek istiyorum. Bunlardan birincisi profesyonel olanın verdiği kararla ilgili.Bir disipline dair bilgi beceri ve değerler, profesyonel bir değerlendirmeyi beraberinde getirir. Profesyonel değerlendirme, profesyonel olmayan veya değerlendirme konusunda yetkinliği bulunmayanların almış olduğu kararlara dair “yanlışları” görmek ve olası riskleri yönetmek açısından önem taşır. Sosyal hizmet lisans (örgün ve sosyal hizmet eğitimi veren) eğitim programlarının çıktılarından biri budur. Sosyal hizmet alanında çalışanlar, insanların yaşamlarıyla ilgili karar almalarına yardımcı olur. Bu yardım, bireylerin yaşamlarıyla ilgili ciddi kararlar vermelerine hatta yaşamlarına yön vermelerine yol açabilir.

Altını çizmek istediğim ikinci husus güç ilişkileri. Mesleki uygulamada, sosyal çalışmacılar (sosyal hizmet uzmanı, sosyal çalışma görevlisi değil) ile danışan arasındaki güç ilişkisi, profesyonel ilişkinin niteliğiyle belirlenir. Bazı durumlarda ilişki doğal koşullarda eşitlikçi bir biçim alırken, bazı durumlarda -belki de çoğu zaman- danışanların karar almaya katılmamasını da beraberinde getiren bir teslimiyetle gücün sosyal çalışmacıya devredildiği bir ilişkiyi ortaya çıkartır. Bu nedenle eğitim programlarımızda dezavantajlılardan güç devşirerek mesleki uygulamaların gerçekleştirilmesinin danışanlara zarar vereceğini sıklıkla dile getiririz. Zira danışan adına yapılan tüm uygulamalardaki memnuniyet, sorunun palyatif de olsa çözülmesinden gelen geçici bir memnuniyettir. Her ne kadar her sosyal çalışmacılar güç ilişkileri açısından pozisyonunlarını değerlendirmelerinin önemli olduğunu bilse de rutine binmiş memuriyet işleri gerçekleştirilirken bu durum atlanabilmektedir. Ancak bazı danışan grupları vardır ki size “hey arkadaşım ne yapıyorsun sen ?” dedirtir. Genellikle “dirençli” danışan olarak adlandırılacak gruplardır bu gruplar. Bu grupların başında kuşkusuz çatısız evsizler gelir. 

Çatısız evsizleri iki gruba ayırarak tanımlamak mümkündür. Birinci grup geçici evsiz olarak da adlandırılabilecek “sokakta kalan evsizler”dir.  Geçici barınma merkezlerdeki nüfusun büyük bir çoğunluğunu oluşturan bu grup, aslında daha önce de geçici şekillerde barınan (mevsimlik olarak çalışan, hastalığı nedeniyle iş hayatından kopmuş, yalnız yaşayan birey vb.) evsizlerdir. İkinci grup, kronik evsiz olarak da adlandıran “sokakta yaşayan evsizler”dir. Bizim mesleğin tabiriyle çevresi içinde birey olarak ele aldığınızda kronik evsizleri, sokağın köpekleri, o sokakta olan canlı cansız her şey evsizlerin sosyal sistemini oluştur. Macaristan’da evsizlikle ile ilgili gittiğimiz bir AB programında, evsizlerle çalışan sosyal hizmet uzmanıyla bizi görünce bizle sohbet etmek istemişti. Sohbetin ardından bizi sokağının sonuna kadar uğurlamıştı. Çünkü o sokak onun eviydi. Sokağın sahibi olan evsizleri, evlerinden çıkartmak zordur. O evsizi sokaktan almak onu evinden atmak demektir. 

Evsizin geçici barınma merkezine gitmesini kabul ettirmek ilk olarak bu sürecin farkında olmaktan geçer. Ona eşlik eden hayvanları da alabileceğinin, eşyaların koruma altına alınacağının güvencesinin vermekten (sizin için çöp olan şeyler onun evinin tuğlası) geçer. Ancak dirençli evsiz geçici barınma merkezine gitmek istemiyorsa herhangi bir çalışma gerçekleştirmek mümkün değildir. Burada başka bir alternatif devreye girer. Bu alternatif  evsize sokağında(evinde) hizmet vermek.

Geçici barınma merkezlerine zorla götürmek mümkün olamayacağı için, sokakta yaşayan evsizleri takip etmeye yönelik mobil araçlar, onlara özgü ısıtıcı ekipman, sağlık hizmeti sunmak gibi çözümlerle “dirençli” evsizlere yönelik çözümler sunuyorlar farklı ülkelerde. Biz de evsizi zorla geçici barınma merkezine gönderme gibi bir çaba var. Hizmetler olmayınca dirençli evsizlerle karşılaşılınca da biz çabaladık ( bir habere göre belediye çalışanları böyle demiş / bir başka habere göre ise evsiz kurumu evsize hiç ulaşamamış ) demekten veya zorla götürmekten başka çarelerimiz yok gibi davranıyoruz. Davranmamalıyız. Evsizlerle ilgili politika şart demeli ve politikaları talep etmeliyiz!

Neyse kar ve yar mıydı neydi o ?

Selamlar 

Not1: Evsizlerle ilgili işler çoğu ilde Valilikler tarafından bazı illerde Belediyelerce yürütülüyor. Ankara Valiliği’nin evsiz oteli uygulaması şimdi İstanbul Valiliği tarafından da ( daha önce İBB yürütürdü sadece bu işleri) yürütülüyor. Belediyelerin de hizmetleri var. Ancak bir evsiz sokakta donuyor. Oysa bir mevzuat olsa ve bu mevzuatta rol ve sorumluluklar belirlense, bu alanda sokak sosyal çalışmacıları /sosyal hizmet uzmanları çalışsa, sokakta yaşayanlar haritalandırsa, acil durumlarda mobil ekiplerle takip edilseler, geçici barınma merkezlerinde nitelikli psikososyal hizmetler sunulsa, sivil toplum örgütlerinin gönüllü çalışmaları buradan takip edilse… Çok zor şeyler değil. Politika, bu politika çerçevesinde mevzuat, yeterli profesyonel istihdamı….

Not2: Fatih Toksöz kitabını yazsın!

Bu sene evsiz mevsimi erken başladı!

Kış mevsimi haberleri vardır. Mevsimin ilk karının yağması, yolların kapanması, sebze ve meyvelerin çıkması gibi. Magazin haberleri tadında, anlamsız bir şekilde ekrana bakmaya yol açan haberler. Bir de kışın hatırlananlar ile ilgili haberler vardır. Kışın mahrumiyetini de en fazla çekenler, evsizler ile ilgili haberler… Dün bu haberlerden biri medyaya daha doğrusu sosyal medyaya yansıdı.

Evsizlik belki de tarihin en eski sosyal sorunlarıdan biri. Evlerini sokak yapan insanlardır evsizler.Sokağın görünmeyen sahipleridir (bu sahiplik öyle bir şeydi ki bir evsiz ile çalıştıktan sonra evsiz bizi sokağın sonuna kadar uğurlamıştı).Eğer dayanışmacı bir ilişki varsa “sahip de çıkılır” onlara mahalleli tarafından (evsizlerle ilgili yapmış olduğumuz bir çalışmada, aslında kronik evsizlerin sürekli sokakta olmak zorunda oldukları için sosyal ağlarının olduğun görmüştük). Çok sevgili dostum, meslektaşım Tufan’ın (kendisi evsizlerle çalışıyor) yanına gittiğimde, cinayetten dolayı hapiste yatarken, sağlık nedeniyle tahliye edilen eskiden milyarder olan İngiliz’i de, öz babasından kalan mirası alabilmek için yasadışı yollarla evlat edindirildiği ABD’den Türkiye’ye geleni de, tepetaklak gitmeye yol açan bir iflasın ardından toparlanamayıp “sokağa” düşeni de gördü bu gözler ( yakın zamanda bu konuyla ilgili bir araştırma yapacağım, araştırma önerisini hazırlarken yazıyorum bu yazıyı). Evsizlerin hikayesi farklı olsa da ortak sosyal özellikleri vardır. Sosyal destekten yoksun olmak, tek başlarını hayatlarını idare ettirememek(hepsi için geçerli olmasa da) , temel ihtiyaçlarından biri olan barınmayı karşılayamamak gibi (Hoş evsizliği bir yaşam tercihi edinenler de var, Almanya’da staj yaparken karşılaşmıştık, Türkiye’de çok nadir görülüyor). Ve hepsinin farklı şekillerde sadece barınmayla sınırlandırılmayacak psikososyal yardıma ihtiyacı vardır.Bu ihtiyaç giderilmelidir. Zira ev bizim için önemli bir yerdir. İki kişinin yasal olarak birlikteliğine verilen ad dünyanın herhalde hiçbir yerinde ev sahibi olmakla aynı anlama gelmez. Her mahallenin bir delisinin olduğu, “delilerin bir yerlere kapatılmadığı zamanlarda” evsizler bizim için ruhsal sorunları olan kişiler olarak görülmüştür. Evsizler çaresizdir, evsize yardım etmek bu nedenle önemlidir. Yardımsever bir millet olduğumuz için evsizler bizim için desteklenmesi gereken figürlerdir bir başka deyişle. “Afedersiniz dilenci değilim, yol param çıkışmıyor” diye yanınıza gelenlerden de göreceğiniz üzere evsizlere yönelik bir şeyler yapmak isteriz hep . Dualarımızda “Allah’ım sokakta kalanlarla kalacak yer ver” geçer mesela veya bir evsiz gördüğümüzde hemen onlara yönelik hizmetler sunulsun diye “yetkili” mercilere ulaşırız. Dün böyle bir şey yaşadık, sosyal medyada böyle bir görüntü(kimilerine göre belediye PR’ı kimilerine göre gerçek) yayınlandı ve yetkilere seslenildi. Ve bu sene sezon erken açıldı. Kar kış yoktu, evsizler donmayacaktı ve evsizler sokakta kalabilirdi, sokağa çıkma yasağında sokakta kaldıkları sosyal medyaya yansımasa..

Belediyenin evsizleri alıp bir yere yerleştirmesi takdir topladı ne yazık ki Ne yazık ki diyorum, bu işin sosyal medyaya yansıdıktan sonra gerçekleşmesi üzücüdür. Zira bu iş belediyenin görevidir. Belediye evsizlere yönelik hizmet sunmak zorundadır. Ama bu iş sadece belediyeleri işi değildir. Bu iş aynı zamanda Valiliklerin de görevidir. Ankara’da Valiliğin evsiz oteli işletmesi, belediyelerin hizmetleri ( 12 ay çalışan kuruluş sanırım bir İzmir’de ve Bursa’da var) bu görevin kış aylarında yerine getirildiğini gösterir. Bir başka deyişle Türkiye’de sadece kışın ele alınan bir sosyal sorun olarak kabul ediliyor. Evsizlere özgü bir yasal düzenleme yok. Acil durumlarda mesela Covid-19 nedeniyle, evsizleri misafirhaneye yetiştiriyoruz, kışın donmamalarını sağlamak için sokaktan alıyoruz ama evsizlere yönelik hizmetlerle ilgili yasal düzenlemiz, evsizlere yönelik kalıcı hizmet birimlerimiz yok. Bu şu demek: “olağanüstü durumlar dışında evsiz olarak sen dışarıda yaşayabilirsin”. Bunu demek tabi ki çok normal, dünyanın her yerinde, başta ABD olmak üzere, azımsanmayacak kadar evsiz olduğunu biliyoruz. Bazı ülkelerde bizim ülkemizde görünmeyen evsiz aileler de var ( şimdi Suriyelilerde görülen çatılı evsizlikten bahsetmiyorum). Ama öte yandan evsizlere yönelik uygulamalarla evsizlerin evsizlik hikayelerin sonlandığını da biliyoruz. Çok değerli okuyucu sözü bu nedenle şu şekilde bitirmek istiyorum: Hazır evsizler görünür oldu, bu sefer onlara sadece kış aylarında değil 12 ay boyunca nitelikli hizmetler sunabilmek için yasal düzenlemeler yapalım ve bu düzenlemelerle evsizlere hizmetler sunalım. Proje bazlı geçici şeyler olmasın bu hizmetler, bu alana dair sosyal politika üretelim!

Not1: Aklıma 2007’de evsizlikle ilgili Erasmus programında Türkiye ekibi olarak biz de evsizlik yok biz gecekonduyla bu işi çözmüşüz dememiz geldi. Evet gerçekten de biz evsizlik sorununu bu şekilde çözdük sanırım. O nedenle evsizlik bizim için bir sorun değil….

Not2: Fatih Toksöz, evsiz çalışan nadir shulardan, telif ücreti ödenmiş olmasına karşın (kendisine telif ücreti olarak közde et döner ısmarlanmıştır) kitabını yazmamıştır.

Not 3: pazar yazısı gibi oldu bu yazı belki bundan sonra her pazar yazarım böyle

Başımıza gelen tüm bu şeyler ve başımıza gelecekler

Merhaba (bir kelimenin içine ne kadar iyi niyet sığıyorsa öyle bir merhaba) .Bir şeyler yazıyorum yine bloga, bir şeyler olsun diye. Olur mu bilmem, ben yazmaya devam edeceğim….

Elazığ depremi ne zaman oldu diye sorsam size, doğrudan veya dolaylı bir şekilde depremden etkilenmemişseniz, bu depremin bu yıl içinde olduğunu hatırlamayabilir, yanlış yanıt verebilirsiniz. (Verdiğiniz yanıtı eleştirecek değilim. Siz okuyucuyu suçlayan bir metin kaleme almak da değil derdim zira okuyun diye yazılmış bir metne kin kusmak, yazılanları bulunıklaştırır, size kin de kusmuyorum, ben kimim ki sizi eleştirecek, sizden farksız mıyım? ) Bu durumun psikolojik açıklamalarını bir yana bırakalım, 2020 yılı acaba başımıza ne gelebilir diye soracağımız bir yıl oldu. Türkiye’de son 3000 yıl içerisinde 90 kez oluşan bir doğal olayı tsunamiyi bile gördük.

Daha neler görebiliriz diye soramadan, 2020 yılına yüklediğimiz negatif anlamları, ilk defa bu kadar istekle, 2021 yılına dair beklentilerimizle yok etmek istiyoruz. A.Kadir’in olur biter şiirinde dediği gibi “başımıza gelen tüm bu şeyler, dünyada olmamaktan daha iyi” deyip hayata, rutinlerimize, başımıza gelecek tüm bu şeylere hazır olmaya çalışıyoruz. Fakat, enkazın (fiziki ve psikolojik) kaldırılmasının ardından aldığımız deprem çantaları gibi bir kenara bıraktığımız hazırlıklarımız, bizim içimizi şu an için rahatlatıyor olsa da, afete yine hazırlıksız yakalanmanın tüm koşulları mevcut. Afet öncesini bir kenara bırakıp muhtemelen bir dahaki afet olduktan sonra toplum olarak aşağıdaki tepkileri vereceğiz:

  1. Sosyal medyada yayılan haber alma ihtiyacının ardına saklanmış enkaz görüntüleri ve acı üzüntü ve ardından duyulan yardım yapalım isteği
  2. Yardım için çılgın bir seferberlik
  3. Koordinasyonsuzluktan oluşan yardım yığınları /aynı şey psikososyal destek için de geçerli
  4. Yardım kuruluşlarına güvenmemekten dolayı oluşan yardım grupları
  5. Afetin 20.gününde azalan gönüllü desteği
  6. Rutine dönüş (not :1)

Peki ne yapmalıyız mucize aramak ve bu işe kadar demekten başka ? Binaları güçlendirmek mi? Kuşkusuz evet. Fakat , binaları güçlendirme sürecinin bir parçası değilsek afetle ilgili sorumluluğumuz yok mu ?

Var! Afete nasıl hazırlıklı oluruz sorusunun yanıtını aramalıyız, tek bir reçete yok zira … Modern afet yönetimi anlayışı, afetin sadece bir kurumla değil, kamu, yerel ve özel sektörle yönetilmesine hazırlık aşamasından son aşamaya kadar afetin her aşamasında halkın katılımının sağlanmasına dair bir vurgu yapıyor. Ayrıca, afetlerden öğrenilenleri bir fırsat olarak görüp bir dahaki afete daha hazır olmayı da hepimize bir sorumluluk olarak yüklüyor.

Yaşadıklarımızdan öğrendiklerimizi fırsat bilip afet öncesinde bizim yerelde, başımıza bir şeyler gelmeden, başımıza bir şeyler geldiğinde nasıl hareket edebilirizi konuşmamız ve afete duyarlı toplumların gelişmesini sağlamamız gerekiyor. Bunun için de afet olursa ne yaparız sorusunun yanıtından kaygı duyan insanları bir araya getirmek lazım. Öyle büyük büyük laflar söylemek için değil, hatta bazılarımızın bu tür yapıları kötülemek için söylediği “siyaset yapmak” için değil, sadece bir soru etrafında toplanmak ve afete sosyal politikanın tüm paydaşlarıyla hazır olmaya çalışmak gerekiyor. Kim öncü olur derseniz bu işe bir meslek var: sosyal hizmet uzmanlığı/sosyal çalışmacı, tutun kolundan mahallenizde varsa bir tane biz bunu yapacağız bize destek ol diye, o size destek olacaktır.

Afete dair yapılabilecek başka şeyler de var. Aslında afetten öğrendiklerimiz şeyler:

  1. Afet döneminde telefon hattı yerine internet aracılığıyla bağlanabilen programlar aracılığıyla iletişim
  2. Afet mahremiyeti (çocukların fotoğrafını paylaşmamak gibi)
  3. Afette yardım etme isteğinin bazen kötü bir şeyde olabileceği……..
  4. …..
  5. …….
  6. Yazacak çok şey muhakkak, halen afetten öğreniyoruz. belki güncellerim bu yazdıklarımı…Ama afet her zaman kapımızda, bir yerlerden başlayalım diye yazıyorum. Hadi ben kuyuya taşı attım, gelin ardımdan…

Not 1: Beşinci ve altıncı madde afetlere verilen genel bir tepki, afete dair duyduğumuz duygular “anormal durumlara verilen normal ama anormal tepkilerin bileşkesi” toplumun normalleşmesi (bilimsel bir görüş beyan etmiyorum burada) lakin ilk dört tepki kader değil

36. yaşımdan herkese ama özellikle fedakar AFAD çalışmalarına selamlar!

umut

Özge Özgür Yazdı: İnsan Canavarından Daha Tehlikeli Bir Virüs Yok

Bu yazı mimezo için yazılmıştı…. Mimezo için yeni bir yazı talep edelim diye bu yazıyı paylaşıyorum. İyileşeceksiniz biliyorum hocam. Siz güçlü bir insansınız, Yiğit de !

Yıllar önceydi. Ankara’da bilmem kaçıncı alışveriş merkezinin açılışıydı. Her yeni açılan avm gibi o da merakla doluşan insanları ağırlıyordu. Ve nedense bu coşkulu kalabalığın içinden çıkıp aniden zihnimde canlanan bir görüntüyle bakışlarım dondu. O kocaman avm bomboştu. Terk edilmiş, metruk binalar gibi camları kırık, bakımsız, gri bir haldeydi. İçinde örümcek ağları oluşmuş, insanın uğramadığı bir yer haline gelmişti. Görüntüyü gözümün önünden silip, gerçeğe döndüm. O günün gerçeğine. Rengarenk ve cıvıl cıvıl olana. Neden öyle düşündüğümün ve kendimi bir korku filmi sahnesinde bulduğumun çeşitli nedenleri vardı elbet. Aşırılığın ve doyumsuzluğun olası sonunu tahmin etmiş ve izlediğim bir filmden etkilenmiş olabilirim. Ya da o sıralar Yunanistan’ın tüm dünyayı şaşırtan ekonomik çıkmazından. Şimdi örümcek ağları kaplamamış olsa da benzer bir durum yaşanıyor dünyada. O kalabalık caddelerin ıssızlığı, felaket senaryolarının işlendiği filmlerdeki gibi. Böyle devam etmeyeceğine olan inanç, umut ve bilimsel açıklamalar dışında yüreğe su serpecek bir gelişme yok.

Belirsizlik ve beklenti hakim. Henüz yağmalar (marketzedeleri saymazsak) ve virüse bağlı şiddet yok. Süreç uzamazsa bunların hiçbiri olmayacak diye umut ediyoruz. Ancak uzarsa içimizdeki canavarların yaşam arzusu, covid-19unkini aratacak gibi görünüyor. Karamsar mıyım? Hayır. Gerçekçi. 

Daha birkaç saat önce sokak ortasında bir kadın boşandığı adam tarafından başından vurularak öldürüldü. Virüs değil, bir insan, üstelik bir zamanlar yaşam arkadaşı olmuş biri tarafından. Tek seferde. 

Covid-19 mutasyona uğramış bir yaşam hücresi olarak yaşamaya çalışıyor ve bunu yaparken de doğası gereği öldürebiliyor. Ya insan? Eski eşini sokak ortasında ya da herhangi bir yerde, herhangi bir şekilde öldürmesinin yaşam varoluş mücadelesinde yeri olamaz. Doğadaki hiçbir varlık, virüs bile, insanın canavarından daha zararlı değil.

Binlerce insan ölüyor. Ve hep ölüyordu. Daha fazlasını elde etmekten başka bir amacı olmayan istilâlarla, savaşlarla, cinayetlerle, ihmallerle. Bu, var oluş savaşı da değildi üstelik. Yok ederek var olunamayacağını covid-19 bile biliyor. İnsanın canavarı bilmiyor, bilse de işine gelmiyor. Covid-19 için günlerce konuşmak, tartışmak ne güzel…İnsanın kendi eliyle neden olduğu ölümleri de konuşsak keşke. Zenginliklerini elde etmek ya da yoksunluklarına tahammül etmemek için ölümlerine göz yumduğumuz insanları da konuşsak…Acımasızca katlettiğimiz kadınları…Fikirleri ve öngörüleri yüzünden faili belli ya da meçhul cinayetleri…Sorumsuzca yürütülen her işin sonunda kaybedilen ve “kaza” diyip geçiştirdiğimiz canların kaybını…Covid-19’u değil de insansı canavarları masaya yatırsak? Günlerce konuşsak, önlemleri tartışsak, ruhsal olarak el ele tutuşup birlikte hareket etsek? 

Virüs, bize ve biz ona uyum sağlamazsak yani bu restleşme sertleşirse, içimizdeki canavarlar daha da serbest dolaşmaya başlayacak. Hem küresel hem yerel düzeyde. O metruk binalar işte o zaman örümcek kaplayacak. Şimdi aklımızı başımıza alıp Covid-19’la mücadele edip insanlığı korumaya çalışırken insanlığı aynı zamanda ve hatta daha da fazla insanın canavarından koruyalım…sadece insan da değil, gezegenin canlı cansız tüm varlıklarından koruyalım…Bırakalım insanın çekildiği yerlerde, diğer canlılar nefes alsın. Avmlerde örümcekler gezsin biraz, ne çıkar? Madem başladık çekilmeye, düşünmeye ve üretmeye, biraz da kendimizi kendimizden koruyalım…

Çeviri: Sosyal Çalışmanın Maneviyat Boyutunu Keşfetmek

Michael McKernan, MSW
Director of Operations,
Katolik Aile Hizmetleri (Catholic Family Service) 
Calgary, Alberta
Kanada

 Sosyal Çalışmanın Maneviyat Boyutunu Keşfetmek

Özet

Maneviyata ilişkin giderek artan kamusal ve profesyonel ilgiye sosyal çalışmanın verdiği yanıtlar bazı çok önemli sorular doğuruyor: 

  1. Sosyal hizmet pratiği açısından bu neden önemlidir?
  2. Maneviyatla ne kastediyoruz?
  3. Manevi geleneklerin ortaya çıkardığı ve sosyal çalışmanın, mesleki değerleri ve bilgileri açısından aşmak zorunda olduğu engeller nelerdir?
  4. İyi temellendirilmiş sosyal çalışmanın maneviyatla bağ kurması için gereken önemli etmenler nelerdir?
  5. Danışanlar açısından maneviyatın önemini anlamamızı sağlayacak ne tip araştırmalar mevcuttur?
  6. Maneviyat danışanlarımıza hizmet sunarken ne gibi faydalar sunabilir      

 Sosyal Çalışmanın Maneviyat Boyutunu Keşfetmek

Yazar, Muttart desteğiyle yürüttüğü araştırmaya dayandırdığı makalesinde, bu soruları maneviyatın sosyal çalışma için taşıdığı önemi ve sosyal çalışmada oynadığı rolü ortaya çıkarmak için bir çerçeve olarak kullanıyor.  Makale güvenilir bir manevi perspektifin sosyal çalışma faaliyetine sağlayacağı özgüllüğü ve uygulama alanındki faydaları belirterek sonlanıyor. 

İnsan olmak, maneviyata sahip olmak demektir. İnsanların, ancak manevi kapasiteleri ciddiyetle ele alındığında saygıyla karşılanabilecek özlemleri ve istekleri vardır. (Gratton, 1995)

Maneviyata dönük yaygın ilgi son yıllarda hızla artıyor. Bu konu kitapçıların en çok satanlar listelerinde ilk sıraları işgal ediyor, eğlence basınının ortak bir teması haline geliyor ve insani hizmet veren mesleklere yönelik pek çok konferans ve eğitim programının önemli bir öğesi haline geliyor. Bu eğilimin ayırdına varan ünlü gazeteci Bill Moyers “saygın her gazeteci, asıl hikayenin ruhani/manevi olanı tanımlamaktan geçtiğini bilir. Bu sadece geçtiğimiz on yılın değil tüm yüz yılın en önemli meselesidir” yorumunu yapıyor (Keen, 1994, s.22). 

Maneviyata dönük bu yaygın ilginin demografisine bakmak da oldukça açıklayıcıdır. 1996 yılında Fetzer Enstitüsü ve Noetik Bilimler Enstitüsü tarafından yapılan bir araştırmanın sonuçlarına göre 20 milyon Amerikalı psikoloji, manevi hayat ve kendi kendini gerçekleştirme meselelerinden “kültürel yaratımlar” olarak bahsetmektedir (Simpkinson & Simpkinson, 1988).

Reg Bibby (2002) tarafından yapılan araştırmaya gore Kanadalıların büyük çoğunluğu (%86) Tanrıya inanmaktadır, bunların çok az bir kısmı (%17) gerçekte düzenli olarak kiliseye gitmektedir. 1 Bu tablolar son 40 yıl içerisinde keskin bir düşüşe işaret etmektedir ve bundan dolayı Bibby şu gözlemi yapmaktadır: “Burada yanlış birşeyler var. Ulusun kiliseleri hiç olmadığı kadar boşalmışken, Kanadalılar durmadan dini sorular soruyorlar.” (Bibby, 1995, s. xviii)

Yukarıda gösterilen sayılara dayanarak sosyal çalışma alanındaki başvurucularımızın çoğunun kendileri için son derece önemli manevi inanışlara sahip olduklarını söyleyebiliriz. O halde, sosyal çalışma, psikoloji ve psikiyatri dahil olmak üzere insani hizmetlerin kriz anlarında başvurulan alanlar olduğunu söylemek büyük bir sıçrama değildir. Biz bir zamanlar rahiplerin ve papazların oynadıkları bir rolü miras aldık. Beğenin ya da beğenmeyin, sosyal çalışmacılar olarak danışanlarımızın bize getirdikleri ve taşıdıkları kaygılarla iç içe geçmiş olan birçok manevi meseleyle sürekli karşılaşıyoruz. Fakat benim izleninim, bizlerin şu anda maneviyatı sosyal çalışmayla bütünleştirecek güvenilir ve ulaşılabilir araçlardan yoksun olduğumuz yönünde. Bu durumun danışanla çalışmada ve danışanın manevi inanç ve deneyimlerinin sunacağı kaynaklara ulaşmada bazı sonuçları var. 

Bu makale, maneviyatın aile ile sosyal çalışmanın manevi boyutunu araştıran bir yıllık bir araştırmanın bulgularını özetliyor (McKernan, 2004)2. Buradaki tartışma var olan manevi yaklaşımların sosyal çalışma için yarattığı sorunları; sosyal çalışmayla maneviyatın bilgileri arasında bir köprü kurulması meselesini ele alıyor ve maneviyat ile sosyal çalışmanın bütünleşmesinn bazı avantajlarını listeliyor. 

 “Modern yardım meslekleri”nden ne anladığımız, insan ihtiyaçlarını karşılamaya yönelik olan hizmet sektörüne yeni gelenlerle ilişkilidir.  Sosyal çalışma ve psikoloji yüz yıldan biraz fazla bir süredir insan deneyimi ile birlikte değerlendiriliyor, (büyük dinler, şamanist, ezoterik ya da gizli ve mistik gelenekler dahil olmak üzere) manevi gelenekler kozmos ve şifa konularında kavrayışlarını düzeltiyorlar. Bu potansiyel zenginliği ve sosyal çalışma pratiklerine yapacağı katkıyı göz ardı edemeyiz. 

Son yıllarda şifa ve iyileştirme konusunda çalışan pek çok yazar ve uygulayıcının çalışmaları, manevi deneyimle ampirik araştırma arasında güvenilir bir bağ kurmanın yollarını araştırıyorlar.3  

Günümüzde maneviyatın sosyal çalışma alanı açısından faydalanılabilir olmasını sağlayacak üç önemli etmen olduğunu düşünüyorum. İlk olarak, bizim maneviyatla bağımız değişmektedir. Manevi pratiklere ilişkin bilgilerin pek çok farklı biçimde daha çok ulaşılabilir olmasına ek olarak yeni dünyalar ve aşkın ve mistik olanı konuşmak için yeni metaforlar keşfediyoruz. Bilimde manevi bakışlar önem kazanıyor (kuantum fiziği, kaos teorisi, yaratıcılık çalışmaları, biyoloji, ekoloji) ve sanat, alternatif tıp gibi diğer öğrenme kaynakları da geleneksel dinsel formüller dışındaki maneviyat anlayışımızı zenginleştiriyor. Artık maneviyatı bir grubun savunduğu rastgele bir inançlar sistemi olarak görmemiz gerekmiyor.  

Maneviyatın sosyal çalışma için daha erişilebilir olmasının arkasında yatan bir başka etmen de yaşadığımız yaşama yeni bir bakış talep eden, yaygın bir endişeler çağında yaşıyor oluşumuz. Şu andaki “bilimsel ilerlemeye” ve kontrol mitine dayalı hakim bakış açısı, terörizm, ekolojik kriz, ve soykırım ya da küresel yoksulluk gibi küresel sorunlara gösterilen itirazlar karşısında basitçe, yetersiz kalmaktadır. Yerellerde, çok zengin topluluklar içerisinde bile, barınma sıkıntısı, yalnızlık, bozulan ilişkiler, kurumlara duyulan güvenin sarsılması, felç edici yoksulluk gibi sorunları gözlemliyoruz. Bireyselciliğin ahlakı, özgürlük ve gizlilik iddialarıyla birlikte, insanları birbirlerine, yaşadığımız dünyaya ve bir bütün olarak kozmosa bağlayan dengeleyici unsurunu kaybetti. Joseph Campell bunu şöyle ifade eder:  

Önceki nesiller, bugün bizim tek başımıza yüzleşmek zorunda kaldığımız psikolojik tehlikelerle, kendi mitolojik ve dini sembollerinin ve manevi faaliyetlerinin rehberliğinde başa çıkıyorlardı. Bu, tüm tanrılarının ve şeytanlarının rasyonalize edildiği modern “aydınlanmış” bireyler olarak bizim sorunumuz. (1968, s. 82)

Bu istikrarsız zamanlar, bize yardım edebilecek yeni bir dünya görüşü, yeni bir paradigma arayışını doğurur. Marilyn Ferguson bu yeni paradigmanın “bilimdeki atılımların ve kaydedilmiş en eski düşüncelerin içgörülerini” içermesi gerektiğini savunur. (1980, s. 68). Noetik Bilimler Enstitüsü Başkanı William Harman bu geçiş sürecinin:  

… öznel deneyim alanına dair ampirik olarak temellendirilmiş ve kamusal olarak geçerlilik kazanmış, bir bilgi bütünün yaratımı sürecini içerdiğini vurgular.  Tarihte ilk defa insanlığın içsel hayatının kurulu deneyimleri – ve kısmen büyük dinsel geleneklerin ve Agnostik grupların kadim bilgileri hakkında büyüyen, ilerleyen bir yapı oluşturmaya başlıyoruz. İlk kez, bu bilginin –dogmatizasyonların, kurumsallaşmaların, ya da kültizmin ve  okültüzimin birçok çeşidi içerisinde yozlaşmış, gizlice tekrarlanan bir sırrı olarak değil- aksine insanlığın yaşayan bir mirası olarak görülebileceğine dair bir umut verir.  (aktaran Ferguson, 1980, s.27)

Maneviyatı sosyal çalışma açısından erişilebilir kılan üçüncü etmen, kendi kökenlerinde bulunur. Sosyal çalışmanın 19. yüzyılda Hristiyan ve Yahudi hayırseverlik hareketlerindeki kökleri; bize maneviyat/din ile olan bağın sosyal çalışmanın kuruluşunun temellerinde yer aldığını hatırlatır. (Barker, 1992). Sosyal çalışma açısından, pratiğe ilişkin çok çok daha gelişmiş seviyelerde düzenlemeler ya da yönlendirilmiş araştırmalar tek başlarına yeterli olmayacaktır. Eğer bu yeni paradigmanın sosyal çalışma alanında nasıl yükseleceğine dair bir spekülasyon yapacak olsam, inanıyorum ki bu resmi öncülükte (üniversiteler, meslek örgütleri ve sosyal çalışmacıların ana işverenlerinden) oluşmayacaktır. Bunun yerine maneviyat alanında çalışmalar yapan sosyal çalışmacıların ilerlemeci bir fikir birliği öncülüğünde gerçekleşecektir. Bu durum manevi bir misyon taşıyan, özel faaliyet yürüten topluluklar ve marjinal örgütlenmeler açısından kısmen doğru olabilir. Bu sosyal çalışmayla maneviyatı birleştiren ve kolaylıkla rağbet görecek yeni bir yol açacaktır. (Ferguson, 1980).4  İnanıyorum ki, öyle bir zaman gelecek, sosyal çalışmanın manevi boyutu apaçık bir hakikat halini alacak ve onu sosyal çalışma pratiğinden dışlayan yaklaşımlar yersiz ve profesyonellikten uzak olarak görülecektir. 

Maneviyatı Sosyal Çalışmayla Bütünleştirmenin İki Düzeyi

Sosyal çalışmada maneviyatı yönlendirmek iki düzeyde gerçekleşebilir. Bütünleşmenin ilk seviyesinde maneviyat, danışanın deneyimine dair yüzeysel bir konu olarak görülür. Bir danışan, bir ebeveyn ya da eş kaybının ardından Tanrıyla ilişkisinden bahsettiğinde ya da ölümden sonra hayat olup olmadığını merak ettiğinde, bu meseleyi nasıl anladığımıza ve nasıl cevaplayacağımıza dair sorularla karşı karşıya kalırız. Maneviyat çalışmasının bu düzeyinde çalışmacının kendisi için bir manevi bakışı olması gerekmez; maneviyata, tıpkı toplumsal cinsiyete, ırka, kültüre yaklaştığımız gibi, danışanın deneyimindeki önemli bir etmen olarak yaklaşmamız gereklidir. Anlamak suretiyle dili kullanabilir, stratejiler geliştirebilir ve kendi yaklaşımımızı maneviyatın sunuluş biçimine göre ayarlayabiliriz. Bu bizi maneviyatın danışanlarımız için ne şekilde önem taşıdığına ve başarıları için nasıl bir kaynak oluşturduğuna dair sorular sormaya teşvik eder. Tekrarlamak gerekirse, burada terapistler tarafından uygulanan “onaylama” kastedilmiyor. Bunun yerine bir profesyonelin, danışanının manevi perspektifine duyarlı, “siyasal olarak doğru” bir duruş edinmesi vurgulanıyor. 

Bütünleşmenin ikinci seviyesi, maneviyatın, içinde çalışmacının deneyiminin de yer aldığı öznel bir deneyim olduğunu varsayar.  Tıpkı danışanın mülakatına katılma süreci gibi daha inceliklidir çünkü odağına yalnızca içeriği değil aynı zamanda deneyimin kendisini de alır. Sosyal çalışmacı olan bitenin dışında ya da tarafsız değildir.  Kuantum fiziğinin bize sunduğu anlayışa göre şeyleri mutlak nesnel biçimlerde ölçemeyiz- ölçme eyleminin kendisi ölçtüğümüz şeyi değiştirir. Buna göre, maneviyatı sosyal çalışma pratiğine dahil etme girişimi çalışmacının inançları ve deneyimiyle şekillenmektedir. Bu, katbekat gayret gerektiren, öznel ve tartışmalı, fakat aynı zamanda da oldukça zengin bir araştırma alanıdır; kendimize dair en derin ve en yoğun kavrayışımızı yaptığımız işe dahil etmemizi gerektirir –burada hiçbir sınır olamaz. 

Maneviyatla İçerik Düzeyinde Çalışmak 

İçerik düzeyinde, sosyal çalışmada uygulanacak maneviyat meseleleri şunları kapsayabilir: i) Danışanlarla ibadet/dua ve meditasyonun kullanılması ii) ibadetin iyileşmedeki etkisini ve manevi pratiklerin sağlığa etkilerini vurgulayan araştırmaların göz önünde bulundurulması iii) uzaktan tedavi (belli bir mesfeden), enerji tedavisi, transandantal deneyimler, ayrılma olgusu mistik deneyimler, değişmiş bilinç durumları dahil olmak üzere bilincin keşfinin etkileri ve iv) faillerin ve cemaatlerin, manevi amaçlı fikirlerin aşılandığı yaratıcılık alanları olarak değerlendirilmesi. 

Yakın zamana kadar bu tip ilgi alanları sosyal çalışma pratiği açısından marjinal kalıyordu. Burada, sosyal çalışmacıların çoğunun kendi kişisel manevi bakışlarının olmadığı kastedilmiyor; basitçe profesyonel kurumların ve sosyal çalışma okullarının bu meseleye resmi bir şekilde değinmedikleri kastediliyor. 5  

Maneviyat ve Sosyal Çalışma Arasında Bir Köprü Oluşturmak

Sosyal çalışma ve maneviyatın aklı arasında kurulacak bu köprüye yöneltilen itirazlar ortaya bazı önemli sorular çıkarmaktadır. 

  1. Maneviyatla ne kastediyoruz?
  2. Manevi geleneklerin ortaya çıkardığı ve sosyal çalışmanın, mesleki değerleri ve bilgileri açısından aşmak zorunda olduğu engeller nelerdir?
  3. İyi temellendirilmiş sosyal çalışmanın maneviyatla bağ kurması için gereken önemli etmenler nelerdir?
  4. Danışanlar açısından maneviyatın önemini anlamamızı sağlayacak ne tip araştırmalar mevcuttur?
  5. Maneviyat danışanlarımıza hizmet sunarken ne gibi faydalar sunabilir(?

Makalenin bundan sonraki kısmı bu soruları, sosyal çalışmanın manevi yönünü keşfederken bir yol gösterici olarak alacaktır.

Maneviyatı Tanımlamak

Bu yazarın yaptığı bir araştırma maneviyatı; “bizi gündelik hayatın daha geniş amaçları ve anlamlarıyla birbirimize bağlayacak güvenilir bir akıl arayışı” (Gratton, 1995, s. 6) şeklinde değerlendirerek geniş bir tanımına kaynak oluşturmaktadır. Bu tanım belirli bir inancı belirtmekten ziyade arayış ve deneyim fiillerine odaklanıyor. Bizim belirli deneyimlerimiz ile “gündelik hayatın daha geniş amaçları”  arasında bir köprü oluşturuyor. Bu tanım, belirli bir inanç öğretisi ya da kurumuyla sınırlı olmayan geniş bir maneviyat kavramını destekliyor. Bu daha genel maneviyat düşüncesi kural, gelenek ya da dogmaya daha az önem verirken deneyime çok büyük bir önem atfediyor. Maneviyat, çok sayıda gelenekten oluşabileceği gibi, hiçbir gelenekten de oluşmayabilir.  Bu yaklaşımın zayıflığı içerisinde özeleştiri bulunmayışıdır – belirli bir inanç referansının olmayışı “faydalı inançlar”a, “açık büfe dinler”e, ya da şarkıcı Tom Cochrane’in Songs of a Circling Spirit albümünün kartonetinde belirttiği gibi “fast food dini”ne imkan sağlar. (Cochrane, 1997). Manevi düşünceler eşit derecede geçerli değildir; bu soruna tıpkı sosyal çalışmadaki diğer perspektiflerde olduğu gibi, sezgilerimiz ve deneyimlerimize ek olarak meseleye sunacağımız en donanımlı ve en titiz düşüncelerle göğüs gerebiliriz. Wilber güvenillir bir manevi hakikati üç hayati kritere değen bir şey olarak tanımlıyor: Öznel deneyim, nesnel çalışma ve cemaat/referans grup muhakemesi (Wilber, 1996, s.120). Bu kriterlerden herhangi birini yok saymak güçlendirme ya da diğerlerinin kör noktalarınca  çarpıtılma riskini doğurur. Kurulu dinler Batıda maneviyatın hakim taşıyıcısı konumundadır; buna karşın günümüzde maneviyatın ve manevi pratiklerin tek ve egemen kaynakları sayılmazlar. Maneviyat, kurulu dinlerin yanında, Doğunun ve Batının mistik geleneklerden, şamanist geleneklerden, aborijin manevi pratiklerinden, sanattan, çeşitli yoga pratiklerinden, kuantum fiziğinin bilimsel temelli keşiflerinden, New Age akımından, edebiyattan, şiirden, esoteric manevi geleneklerden (gizem ekolü, teosofi, Masonluk hareketi) bilgi edinmektedir. Bu örnekler manevi pratikleri geniş bir yelpazede sunuyor. Bazıları örgütlenme düzeyleri ve temel inançlara ayrıcalıklı bir bağları olması nedeniyle din olarak değerlendirilir. Maneviyatın daha az formel ve daha bireyci pratikleri ile dinin daha formel ve toplumsal pratikleri arasında bir süreklilik olduğunu görmek daha gerçekçi bir tutum olacaktır. Maneviyatın sosyal çalışmanın değerleri ve pratikleri açısından nasıl daha “esnek” olduğu görülebilir. 

Jack Hawley’in çalışmasından uyarlanan aşağıdaki tablo, din ve maneviyat arasındaki farkı tanımlaya yardımcı olacaktır (1993, s. 4):

DinManeviyat
Belirli bir zamanın ve mekanın ürünüdürGeniş biçimde pek çok dönem ve geleneği kapsar
Bir gruba hitap ederDaha özel, kişiseldir
Önceden saptanmış inançlara odaklanırTüm dinlerde ortak olan özellikler barındırır
Davranış kurallarıPratik yöntemleri
Bir düşünce sistemidirPratik bütünüdür
Bir yolda ilerlemek için var olan inançlar bütünüdürHislerin ötesinde bir durumdur (hatta fikirlerin ötesindedir)
Kurumlar ve örgütlerAynı görüşte olanların bulunuğu ilişki ağları
Bir yaşam tarzıBir pratik

Manevi geleneklerin ortaya çıkardığı ve sosyal çalışmanın, mesleki değerleri ve bilgileri açısından aşmak zorunda olduğu engeller nelerdir?

Maneviyatı sosyal çalışmaya dahil etmenin önündeki engeller pek çoktur. Bazıları sosyal çalışma içerisindeki korku ve bilgi eksikliğinden dolayı ortaya çıkan yersiz önyargılardan doğar. Örneğin, maneviyattan bahsetmenin illaki belirli bir dine mensup olmayı gerektirdiği gibi bir varsayımından yola çıkarak maneviyatı keşfetmek konusundaki kaygılarını dile getirem kimi çalışma gruplarıyla görüştüm. Nasıl ki mesleğimiz, ev içi şiddet konusunun görünür kılınması noktasında isteksizlik gösteren çalışmacılara rahatlıkla itiraz edebiliyorsa, yine aynı şekilde maneviyat yaklaşımına karşı gösterilen temelsiz önyargılara da karşı çıkması gerekiyor. Profesyonel sosyal çalışmanın maneviyat konusundaki korkuya dayanan, yersiz yaklaşımlarına hoşgörü göstermek artık kabul edilir değildir.  

Diğer taraftan, manevi perspektifi sosyal çalışmaya dahil etme konusunda, kişisel ve tarihsel deneyimlerden ortaya çıkan ve azımsanamayacak bazı endişeler de vardır: Papazların ve kilise yöneticilerinin güçlerini yıkıcı bir biçimde fiziksel ve cinsel istismar da dahil olmak üzere suistimal etmeleri, yerli kültürlere, kadınlara ve eşcinsellere uygulanan eşitsizlik, mezhepçilik, korkutmaya dayalı eğitim, entelektüel tartışmayı yasaklayan katı dogmalar, bazen beyan ettikleri sevgiden çok daha önemliymiş gibi görünen yargılar ve kurallar.

Maneviyat ve psikolojinin birbirlerini karşılarına aldıkları düşüncesinin aksine, bütünleşmiş bir maneviyat perspektifi ikisini sağlığın tamamlayıcı yönler olarak görür.  İlişkilerin (toplumsal ve kişisel) dinamiklerine ilişkin profesyonel bir kavrayış ve psikolojik işleve dair anlayışımız sağlıklı bir maneviyat yaklaşımı için hayati önemdedir. Bu olmadan, psikolojik bütünlük olmadan maneviyatın yozlaşma ihtimali vardır. Bir Amerika’daki Budist Vipassana hareketinin liderlerinden biri olan Jack Kornfield kendi psikolojik ve ilişkisel meselelerle hesaplaşmaktaki   başarısızlıkları yüzünden bağımlılıkların ve aşırı cinsel davranışların tuzağına düşen Doğunun manevi önderlerine dair örneklerden alıntılar yapar. Diğer bazıları meditasyonu hayatlarının gündelik sorunlarından kaçış olarak kullanırlar. 6

Burada dini kötü, maneviyatı iyi olarak gören trendin etkisine kapılmamak çok önem taşıyor. Her ikisi de suistimal, çarpıtma, ikiyüzlülük,  vs. risklerini taşırlar. Hudson Smith “Din çağdaş pek çok göze çirkin yüzünü gösterir…” fakat “bu kaba yüzeysel yaklaşımlar, derinlerden akan özgürleştirici aklı görmemizi engeller. (aktaran Novak, 1994, s. xiv).

İyi temellendirilmiş sosyal çalışmanın maneviyatla bütünleşmesi için gereken önemli etmenler nelerdir?

İnanıyorum ki, belirli etmenlerin varlığında, maneviyatın üretken profesyonel keşifleri çok işe yarayacaktır: 

  • Farklılığın temel değerlerine saygıya dayanan hoşgörü, birbirimizin deneyimlerinden öğrenebileceğimize duyulan inancın varlığı.
  • Manevi inançları sosyal çalışmanın fikir ve araştırmada bütünlük gibi üstün yöntem (best practice) uygulamalarında kullanılan standartlar karşısında sorumlu kılmak için çok ciddi bir kararlılığın bulunması 
  • Sosyal çalışmanın mesleki etik kuralları ile çeliştiği takdirde her inancın itirazlara açık olması
  • İnançlar, ritueller ve yorumlar – ister bir sosyal çalışma araştırmasıyla ister kutsal bir metin ile uğraşıyor olalım- kesin olarak tanımlanmamış koşullar ile en iyi şekilde anlaşılabilir. Sosyal çalışmanın diğer yönlerinde olduğu gibi bu tip bir davranış da sosyal çalışmacıyı diğerlerine, yeni ve değişik fikirlere açık hale getirir. 
  • Mesleki etkililiğin en güçlü kısmı kendi kendi içimizde olduğumuz kadar danışanlarımız karşısında da açık ve güvenilir olmamızda yatar. 8 Nitelikli bir maneviyat bizi çeşitli disiplinler ve açıklığı ve sahih bir duruşu destekleyen bir yaşam tarzı konusunda yüreklendirir.    Aslında etkili sosyal çalışmayı ve manevi pratikleri sahte ve etik olmayan pratiklerden ayırmada çok önemli bir faktördür. Bu (hem sosyal çalışma için hem maneviyat için) zorlayıcı inançların sahici bir duruşun yerini aldığı kultizm ve dogmatizmde görülebilir. 
  • Sosyal çalışmacıya manevi pratikleri ve bunların kuramsal altyapısı hakkında soru sorulabilmelidir. 

Danışanlar açısından maneviyatın önemini anlamamızı sağlayacak ne tip araştırmalar mevcuttur?

Manevi pratiklerin sağlığa yararları üzerine yapılan araştırmalar dini grup çalışmaları ve maneviyatı daha geniş bir olgu olarak ele alan anketlerden oluşmaktadır. Yakın zamanda yapılan bir araştırmada Jeff Levin “dini9 ilişkilerin sağlık ve hastalıklar üzerindeki etkilerini araştıran akran değerlendirmeli 200’den fazla makaleye dair istatistiksel bilgileri sunuyor.” (2001, s.6). Bu bulguların bazıları Michigan, Yale, Duke, Berkeley, Rutgers, ve Texas gibi önemli üniversitelerde yapılan araştırmalardan elde edildi. Bu bulgular şu şekilde özetlenebilir:

  • Düzenli dini hizmetlere katılan insanlarda, düzensiz katılanlara ya da hiç katılmayanlara göre daha az hastalık ve ölüm oranları görülmektedir. 
  • Amerika Birleşik Devletleri’ndeki ilk üç ölüm sebebinin her biri için –kalp krizi, kanser ve yüksek tansiyon- dini bağı olduğunu bildirenlerde daha düşük hastalık oranı görülmektedir. 
  • Özel ya da toplu dini aktivitelere katılan yaşlılarda daha az belirti, daha az disability, daha düşük depresyon oranları, daha düşük kronik anxiety ve bunama (dementia) görülmektedir. 
  • Dini aktivitelere katılım, Afrikalı Amerikalılarda psikolojik iyilik halinin en güçlü belirleyenidir – sağlık, hatta parasal zenginlikten daha önemlidir. 
  • Faal olarak dindar olan insanlar, ortalama olarak, dindar olmayanlara göre daha uzun yaşarlar. Dindar insanların sigara içmek, alkol kullanmak gibi davranışlardan uzak durmalarını incelediğimizde de kanser ve ölüm riskinin azaldığını görürüz. 

Meseleyi dikkatli bir şekilde inceleyen İngiliz bilim insanlarına göre, “geleneksel psikolojik ve seküler toplumsal etmenlere baktığımızda hastalık sürecinde en az etkili olan, dini ve manevi inançlardır. (Levin, 2001, s. 102). National Institute of Health Research (Ulusal Sağlık Araştırmaları Enstitüsü) başkanı Dr. David Larson şunu ileri surer: 

Tıp profesyonelleri yıllardan beri dinin ruh sahlığına zararlı olduğunu varsayıp, bunu kamusal olarak ifade ederlerken, ben din ve sağlık arasındaki ilişkiye dair var olan ampirik araştırmalara baktığımda sonucun baskın bir şekilde olumlu olduğunu görüyorum. (2001, s. vii)

Larry Dossey kendi araştırmasından çıkan son bir kanıyı ekliyor, “Gelecekteki tıp tarihçileri 20. Yüzyılı maneviyatın uzunca bir yokluktan sonra tedavi alanına geri geldiği bir dönem olarak tanımlayacaklar…”  (Levin, 2001, s.vii).

Maneviyat danışanlarımıza hizmet sunarken ne gibi faydalar sunabilir?

 Bu soru, maneviyatın dünyayı, danışanın deneyimini ve sosyal çalışmacıyı nasıl değiştirdiği ile ilgilidir. Burada maneviyatla sosyal çalışma arasında daha çok uygulamaya dayalı bir bağ kurarak başlayabiliriz. Öyle hissediyorum ki, maneviyata dönük artan ilgi varlığımızı belirten ama “nesnel, mesleki” bir bakışın radarından kaçan temel enerjilerle ilgili farkındalıkla ilişkilidir. Hameed Ali “psikoterapinin etkisi bazı temel durumlar konusundaki bilgisizliği nedeniyle sınırlı olmuştur. Bu nedenle çözümler bizi tam olarak tatmin etmeyen bir düzeyde, benlik ve duygular düzeyinde ortaya çıkıyor” diye vurguluyor. (aktaran Schwartz, 1995, s 412).

Kuantum fiziğinin kavrayışı, deneyimimizi şekillendiren göze çarpmayan enerjilere dair algının;  alternative tıp, kaos ve alan teorileri, ve doğunun bilgi ve erdemi ve batının mistik gelenekleri tarafından daha zengin bir şifa için fark edilmesini sağladı. Aslında Carl Jung Modern Man in Search of a Soul’da manevi ihtiyaçlarımızın günümüz psikolojisinin keşfini sağladığını söyler.  (1955). Sosyal çalışmanın güvenilir bir maneviyatın keşfine erişimi çeşitli araştırma alanlarının öncüleri tarafından kayda değer biçimde kolaylaştırılmıştır.10

Sosyal Çalışmanın Manevi Boyutundan Çıkarılan Sekiz Uygulama

İzin verirseniz şimdi bu zengin yaklaşımdan yola çıkan sosyal çalışma pratiğinin çeşitli sonuçlarından bahsetmek istiyorum. Özellikle şu hususu aklımızda tutmamız gerekir ki burada bahsedeceğimiz noktalar halihazırda birçok sosyal çalışmacı tarafından zaten uygulanmaktadır. Belirli bir dinsel bağı olsun ya da olmasın, birçok sosyal çalışmacı manevi hassasiyetlerle hareket etmektedir.

I) İyileşmeyi sağlayan sosyal çalısmacı degil, hayat enerjisinin bilinçli kolaylaştırılmasıdır. Bir psikyatr olan ve uzun yıllar mesleğine manevi bir açıdan yaklaşan Gerald May’in şöyle bir önerisi var: “işin manevi boyutunun daha da çok takdir edilmesiyle birlikte, bizler de danışanlar üzerinde çalışmaktan çok, onlarla birlikte çalışıp manevi kuvveti ya da danışanların inayetlerini kolaylaştırmaya yöneliyoruz” (1992, s.8). Bu kolaylaştırıcı rol teknik bir boyuttan çok sosyal çalışmacının varlığının iyileşme sürecine sunduğu niteliğe odaklanmaktadir. Eckhart Tolle bu durumu “süreçlerin hızlanmasına” yardım eden “yoğun ve bilinçli bir mevcudiyet durumu” olarak tanımlıyor. Kişinin kendi kontrolünün geliştirilmesini, ya da kişilerin hem kendilerine hem de başkalarına daha duyarlı olmalarını sağladığı ölçüde, sosyal çalışma birçok manevi gelenekten beslenerek onların tekniklerini kullanabilir. Bu yaklaşım oldukça güçlü bir sosyal calışma aracı olabilir. Terapi etkinliği üzerine yapılan çalışmalarda da bu noktaya işaret edilmektedir. (Lebow, 2001).        

II) Egodan ruha gecmek. Psikoloji ve sosyal çalışma, egonun (tekil kendimizin) desteklenmesine odaklanırken, manevi mesele bizleri ruha (kişiötesi psikolojide “Kişi” alternatif bir terimdir) bakmaya yönelterek sosyal çalışma perspektifini zenginleştirmektedir. Bu bizlere, daha derin ve bağlantılı bir insan deneyimi sunar. Bu yaklaşım, özel doğamız içerisindeki gizemlere bakmaya ve her bir insan icin özsel bir saygı duymanın önemine dikkat çeker. Bu yaklaşım 4. yüzyılda bir çöl münzevisi olan agnostik hocası Monoimus’un sözlerinde yankılanır:

Tanrıyı, yaradılışı ve buna benzer meseleleri aramaya son verin. Kendinizden başlayarak onu arayın. İçinizdeki her şeyi kendisinin kılan ve “Benim tanrım, benim aklım, benim düşüncem, benim ruhum, benim bedenim” diyen şeyin kim olduğunu öğrenin. Izdırabın, neşenin, aşkın ve nefretin kaynağını öğrenin… Eğer bu meseleleri dikkatlice incelerseniz tanrıyı içinizde bulacaksınız (Keen. 1995, s.2).

Ruhun ilahi çağrısı ve çok daha büyük amaçlara olan bağı bizlere hem danışanların yaşamlarının merkezini hem de sosyal calışma müdahalesinin bağlamını şekillediren çok daha büyük bir enerji sistemini hatırlatır.

III) Hayattaki önemli dönüşümlerin rehberi olarak tören ve söylenceler. Freud’un ve diğerlerinin (bkz. Bakan (1975), Jung (1955), Joseph Campbell (1968), Mircea Eliade (1959)) gösterdiği gibi, dinsel ve ruhani gelenekler hayatın çeşitli evrelerinde bizlere yol gösteren sembol, söylence ve törenlerin kaydını tutarlar. Çesitli psikoloji ve sosyal çalışma ekolleri bu yaklaşıma büyük önem vererek rüyalarla ilgilenir, bilinçaltını keşfeder, aile terapisinde törensel uygulamaları kullanır ya da anlatı tedavisi uygular. Bu uygulamalar bizlerin bireylerle, ailelerle ve topluluklarla calışmalarımızda fevkalade faydalıdır. Sosyal calışmacılar toplulukların kutlamalarını kolaylaştırırken ya da çiftlere geçmişteki sorunları alt edebilmeleri icin birlikte geçirdikleri zamanı törenselleştirmelerine yardım ederken bu tür manevi geleneklerin hikmetlerinden faydalanırlar. Sosyal çalışmacının yapması gereken sadece geçmiş söylenceleri analyışlı bir biçimde okuyup modern zamanların önyargılarına teslim olmamalarıdır. Böylece aşk hakkında, ölümle ve kayıpla yüzleşme üzerine, umutsuzluk ve değişime dair zengin öğretileri görebilirler. Bütün bunlar kendisi için en doğru yolu arayanlara bahşedilmiş hediyelerdir.

Söylence ve törenler doğru anlaşıldıklarında insanlar arası saygı ve hürmeti geliştirerek yalnızlık ve nihilizm ile mücadele eder. Kişiliğimizi çeşitli hikaye ve törenlerle birleştirirsek hayatımızın ve dertlerimizin aslında hayatın bütünün bir parçası olduğunu keşfederiz. Böylece doğru yolu bulmak icin ipuçlari ve dertlerimiz icin teselli buluruz.

IV) Sosyal çalışma araçlarını enerji çalısmalarına kadar genişletmek. Maneviyat bizleri deneyimin tüm yönlerini hesaba katmaya ve sadece fiziksel varlıklar olmadığımızı kabul etmeye zorlar. Bizler sadece aklımızın ve niyetlerimizin ürünleri değiliz. Bu manevi boyutu hesaba katan bir çalışma, enerjiyi araç olarak kullanır. Burada enerjiden kastımız gözle görülmeyen ama düşüncelerimiz, duygularımız ve fiziki deneyimlerimiz için esas teşkil eden yaşam gücüdür. Pratik uygulamalarda sosyal çalışmacılar anlayışımızı asan ama akılsal ve incelikli duyularımıza hitap eden yaratıcı gizem deneyimlerine katılmaya davet edilmektedirler. Bütüncül beden psikoterapisi (IBP) (Rosenberg, Rand & Assay, 1985) ve Göz Hareketleri Eşliğinde Duyarsızlaştırma ve Yenileme (EMDR), (Shapiro, 2001), rüya çalışmaları, bilinç değişiklikleri çalışmaları gibi yaklaşımlarda gösterildiği üzere, enerji çalışmalarının incelikleri kelimelerin ötesine geçerek düşüncelerin, duyguların ve davranışların biçimlendirilmesine yardım eder. Enerji çalışmaları, enerji tıkanmalarını açmayı ve çeşitli düşünce biçimlerini temizlemeyi kapsar. Ayrıca psikolojik ve fizyolojik sağlıkla ilişkili yuksek enerji üretmeyi amaçlar. Ruh, Chi, Qui, Baraka, hosero, morfojenik alan, saklı dozen, ısık, prana, tin gibi isimlerle bilinen enerji alanının varlığın temelini ihtiva ettiği söylenmekte ve fiziksel varoluştan daha önemli oldugu vurgulanmaktadır. Bu, danışanlarımıza uygulayabileceğimiz çok güçlü bir müdahale biçimidir.  

V) Duaların iyileştirme gücü vardır. Budizm ve Hıristiyanlik gibi manevi gelenekler bize düşüncelerin ve niyetlerin gücüne saygı göstermemizi öğretir. Bilinç seviyesinde ise düşünce ve niyetlerin bizi ve bizim diğer düşünce ve niyetlerimizi etkilediği görülebilir. Bu durum algıya ve kendi kendini gerçekleştiren kehanet fikrine dair düşüncelerimizi aşar. Danışanlarla olan çalışmalarımıza niyetlere dair dikkatli ve saygılı bir tavrı nasıl ekleyebiliriz? İbadetler nasıl niyetlerimizi temizleyen ve işimize baska türlü bir iyileştirici güç katan bir araç olabilir?

İbadet gibi dini pratiklerin yeni bir tür ilaç olarak kullanılabileceği benim aklıma uzunca bir süre gelmemişti. O zamanlar danışanlarım için dua etmiyordum ve kendimi ahlaki bir ikilemde buldum. Eger bu çalışma güvenilirse nasıl olur da danışanlarım için dua etmem? (Dossey’den aktaran Levin, 2001, s.9).

VI) Manevi liderlerin Güçlü birer örnek olması. Bu örnekler cesaret verici nitelikte olup hayattaki olanaklar hakkında geniş bir vizyon sağlarlar. Tüm geleneklerden kutsal insanların, azizlerin, avatarların, şamanların, saygı duyulan liderlerin ve büyük ögretmenlerin yaşam hikayeleri bizlere birçok sey öğretir ve işimizde bizlere ilham verir (Schwartz, 1996 ve Yancey, 2001 büyük manevi liderlerin hayat hikayelerini mükemmel bir şekilde özetlemektedir). Adanmışlık hikayeleri olmaktan çok, büyük manevi liderlein öyküleri onların mücadelelerinin, başarılarının ve gizli kalmış cesur edimlerinin anlaşılmasını sağlar. Büyük liderlerin yüreklendirici örnekleri her insanın sahip olduğu muazzam potansiyeli gösterir.  

Bir Kitabın Basılma Hikayesi…

WhatsApp Image 2020-09-01 at 00.13.41

Çoğu zaman kıymetini bilmediğimiz, kıymetini bildiğimiz zamanlarda bize adil davranmamasıyla ünlü  yaşam, Veysel’in uzun ince yolu,  bize kazık atarcasına aramızdan erken ayrılan insanların anılarıyla dolu. Anılar bizi biz yapıyor, bilişinden sual olunmaz hallerimizin. Biliyorum, bu nedenle yazıyorum buraya bitmek bilmeyen girişimci hayatımın en kıymetli bir o kadar da üzünç anısını… Bir yandan da mahrem bir şey paylaşıyormuş gibi kaygılıyım. Kişisel blogumda bir hatıra olarak kabul edin bunu lütfen

Üç meslektaş bir araya gelip yayınevi kurduğumuzda para kazanmamaya yemin etmiştik. Bu işi ticari bir iş haline getirmeyeceğiz, kolektif emekle çalışacağız, matbaa  ve telif dışında bir para ödemeyeceğiz. Kitap ücreti buna göre belirlenecek. Böyle fantastik mali yönetim başarılı olamadı. Zar zor üç kitap bastık. Ta ki Elif hoca arayana dek.. Doktora teziyle uğraştığım saçma bir Ankara gününde, telefonum çaldı , arayan Elif hocaydı.  “Umut ,  Hüseyin’in çok zamanı kalmadı, bir şey yapmamız lazım yardımına ihtiyacım var, Hüseyin doktora tezinin kitaplaşmasını çok istiyordu, o aramızdan ayrılmadan elimizdeki malzemeyi kitap yapabilir miyiz ? ” dedi. Tereddütsüz evet edim. Dedim de İstanbul’da dizgi yapılan bilgisayar bozuk, kapak yapacak kimse yok. Profesyonel çalışanımız yok, cebimizde para yok (kredi kartı var). 36 saat içinde nasıl yapacağız ( çok yararlandığım bi onluk o zaman yoktu) . Ne yaparız ne ederiz, araştıra , soruştura bulduk dizgi yapacak kişiyi, kapağı da ben yaptım (imkansızlıklar en iyi öğrenme araçları) kitabı hazırladık. Sosyal hizmet eğitiminde büyük payı olan vizyon kırtasiye’den ertuğrul abiler kitabı bastı (Para vermeye kalkınca bizden Hüseyin’e selam söyle yeter dediler, para da almadılar). Kendimi zamanla yarışan bir yarışmacı gibi hissederek Hüseyin Abi’nin yanına, kendisinin de uzun yıllar çalıştığı Hacettepe Onkoloji hastanesine gittim. Organ nakil koordinatörü olarak çalıştığım zaman, kalp çıkarıma gittiğimizde makineye bağlı donörün ( kalbin çıkışında kullanılan) aortic cross-clamp’in kullanıldığı saatini yazar ve üç saat içinde hastaneye yetişmeye çalışırdık maceralı bir şekilde. Donörün kalbini aldığımızda ex olacağından çok (zaten beyin ölümü gerçekleşmiş) yeni hastaya nakil sürecini düşünürdük. Aklıma istemsizce bu anlar geldi. Biliyordum, kitabı götüreceğim ama Hüseyin abi ölecek tıpkı hastaya cross clampi koymak gibi.Sanki kitabı vermesem Hüseyin abi yaşayacakmış gibi geliyordu. Karmaşayla ve isteksizce çıktım yukarı, Elif hocayla kitabı verdik. Gördü kitabını. Gözleri yaşlandı, biz ağladık, o ağladı… Abi dedim her için teşekkürler, seni çok seviyoruz. Hüseyin abi bu diyalogdan 10 saat sonra aramızdan fiziki olarak  ayrıldı.  Sonra kitabını bastık (hatta yeğenine burs fonu olacaktı gelir) kitaptan 10 adet satıldı. Yarım kalmış bir kitaba kimse para vermek istemedi.. O yarım kalmış kitap bizim için tamamlanmış kitaplardan daha kıymetliydi ama kimse bu kıymeti bilmedi. Satılsın diye hikayesini paylaşmadık okuyucuyla( şimdi ücretsiz dağıtana kadar) .Depoda kaldı kitaplar ( o zamanlar depoda yoktu, Ankara’da bir evde kaldı uzun zaman, şimdi depoda). Hüseyin abinin kitabı, dördüncü kitap son kitabımız oldu. Yayınevine 7 yıl ara verildi. Şimdi  tekrar başlıyoruz.  Geçen konuştuk o zaman baskı işleriyle ilgili abiyle ,  arkadaşlarla , macera dolu anıları. Herkes hem fikirdi, bu iş yaptığımız en güzel işti. Şimdi beşinci kitaba başlayacağız.Anılar bizi  itiyor yeni işler yapmaya, yeniden çıkıyoruz yola…

Hüseyin abiye selam olsun

Hasan Hüseyin Altınova bu mesleğin sevdalısı, önemli bir yaratıcı dramacıydı. Kısa ömründe bu mesleğe, bize çok şeyler kattı. Işıklar içinde uyu abi. Seni çok seviyoruz

not: depoda kalan kitapları kargo ücreti ödemeniz durumunda ücretsiz gönderecek yayınevi scyayinlari@gmail.com adresine ileti atınız

Bir Öğrenci Tecrübesi: Alternatif Okul

Sosyal hizmet eğitiminin tek okullu zamanında, 2003-2008 yılları arasında,  lisans eğitimimizin en keyifli zamanlarından bir çalışma Alternatif Sosyal Hizmet Okulu. Sosyal hizmet eğitiminin eleştirel boyutlarının da ele alınmasını savunan ve bu çerçevede dersler düzenleyen bir proje. Kimler vardı,  o zaman asistan olan, bir dönem bizim derneğin kirasını ödemek için derneğe taşınan, her zaman destek olan  Prof. Dr. Emrah Akbaş, Doç. Dr. Reyhan Atasü, Prof. Dr. Fatih Şahin, Prof. Dr. Özlem Cankurtaran, Doç. Dr. Sibel Özbudun, akla gelmeyen onca destekçi ile dersler düzenlerdi.

Bu arada her şeyini öğrencilerin yaptığı bir organizasyon. Her şeyi biz tasarladık, her şeyi, hocaları da biz davet ettik ( burasının altını çiziyorum) Kimler vardı: Ben, Mehmet Yarıkkaya, Kürşat Köstü, Melek, Ulaş, Aslı, Özge Harnuboğlu, Reviye Özkan, Seçkin ilk akla gelenler…

Alternatif okul çerçevesinde sokak çalışmaları diye bir program düzenliyorduk. Mantık şu, okulun stajı, danışanları anlamaya yetmez, biz danışanların yaptıkları işleri yaparak anlayalım. Fantastik tecrübelerle dolu.  Bir dosya ararken buldum ikinci programı:

 

SOSYAL HİZMET ÖĞRENCİLERİ DERNEĞİ                     

  1. SOKAK ÇALIŞMALARI PROGRAMI

 

Sosyal Hizmet Öğrencileri Derneği kapsamında geçtiğimiz yıl (Mart- Nisan 2006) birincisi gerçekleştirilen Sokak Çalışmalarını; Öteki Sosyal Hizmet Dergisinin 2. sayısında sizlere ulaştırmıştık. Sosyal hizmet alanında bir ilk olması nedeniyle ses getiren sokak çalışmaları büyük beğeni görmüş ve “ülke gerçeklerine uygun, uyumlaştırıcı değil özgürleştirici bir sosyal hizmet için sosyal hizmet öğrencileri derneği” şiarı ile paralel bir çalışma özelliği taşımaktadır.

Sokak çalışmaları projesinin çıkış noktası; sosyal çalışmacıların, empati kurma kavramını masa başında değil; bizzat empati kurulması gereken yaşayışların içinde gerçekleştirmeleri gerekliliğine olan inançtır.

Bu nedenle Sokak Çalışmalarının II. si ile karşınızdayız.

 

Aşağıda sokak çalışmalarının yürütüleceği yerler başlıklar halinde belirtilmiştir.

 

1)Talatpaşa Bulvarında Pavyonların Bulunduğu Matrahta 24 Saat Hizmet Veren Bir Kebap Salonunda Komi Olarak Çalışma.

Açıklama: 24.04.2007 Cumartesi günü saat 17.00’da bir erkek gönüllü arkadaşımız daha önce görüşülmüş olan “X” salonunda sabah 05.00’ a kadar verilen görevleri yapacaktır.

Amaç: Hayatımızın bir gerçeği olan “Hayat Kadını” ve “Gece Alemi” kavramlarının en fazla görüldüğü pavyonlara yakın ve pavyon müşterilerinin hizmetine odaklanmış adı geçen yerde, gönüllü katılımcının gözlem yapması.

 

2) Amele Pazarına Gitmek.

            Açıklama: 24.04.2007 Cumartesi sabahı saat 06.00’da Ulus-Dışkapı ortak amele pazarına gönüllü iki erkek arkadaşımız gidecektir. İş geldiği takdirde işe gidecek; iş teklifi gelmediği takdirde de en erken saat 13.00’ a kadar bekleyecektir.

Amaç: Ülkemizde amele pazarı kavramı, kendi emeğine en fazla uzaklaşan kesimin bulunduğu ve bu yönüyle tartışılması gereken bir olgudur. Geçtiğimiz yıl yapılan I. Sokak çalışmalarında amacına ulaşamayan bu çalışma; II. Sokak çalışmalarında daha sistemli bir yapılanma ile gerçekleştirilmeye çalışılacaktır.

             Amele pazarına gidecek arkadaşların dikkat etmesi gereken hususlar:

Amele pazarında iş beklemenin belli başlı kuralları vardır. Bahsi geçen yerlerde bulunan işlevsel bir lider vardır. Kendini hemen belli eder ve gelip size neden burada bulunduğunuzu sorar. Başta sadece bu işe ihtiyacınız olduğunu anlatınız; eğer sizden hava parası, ayak bastı parası vb. bir talepte bulunursa gerçeği anlatmanız işe yarayacaktır. (daha ayrıntılı bilgi çalışma seminerinde verilecektir.)

 

3)  Gölbaşında Atık Kağıt Toplayıcılarıyla Çalışma.

            Açıklama: 24.03.2007 Cumartesi günü gönüllü iki arkadaş (cinsiyet önemli değildir) saat 14.00’ da Gölbaşında, önceden verilecek adreste olacaklardır. Gerekli görüşmelerin yapıldığı atık kağıt toplayıcısı aile ile birlikte; skoda tipi (anadol) arabayla atık kağıt toplanacaktır. Saat 22.00’ye kadar sürecek olan çalışmadan sonra ise çalışma koordinatörlüğünce temin edilecek araçla geri gelmeleri sağlanacaktır.

Amaç: Aile, incelenmesi gereken birçok özelliği taşımaktadır. Göç, kronik hastalıklar, sağlık sisteminin kötü işleyişlerinin etkileri, çocukları tarafından terkedilme gibi olumsuz tecrübelerin söz konusu aile tarafından hala deneyimleniyor olması katılımcı arkadaşlara uygulama ve tecrübe açısından çok işlevsel bir hayat tecrübesi katacaktır düşüncesindeyiz. (bu çalışmaya katılmak isteyen arkadaşlarla çalışmanın kapsamlılığı açısından daha ayrıntılı görüşülecektir.)

4) Kadın Ve Erkek Kuaföründe Çıraklık Yapmak.

            Açıklama: 24.03.2007 Cumartesi günü gönüllü bir erkek (erkek kuaföründe yapılacak çalışma için) ve bir kadın (kadın kuaföründe yapılacak çalışma için) arkadaşımız 11.00  –  22.30 saatleri arası çıraklık yapacaktır.

5) Sakarya caddesinde mendil satmak.

Açıklama: 25.03.2007 cumartesi günü saat 15.00 da bir gönülü  arkadaşımız saat 17.00 a kadar mendil satacaktır.

Alternatif sosyal hizmet projesinden çok şey öğrendik. İyi ki böyle bir şeye girişmişiz. Teşekkürler Hacettepe.

Not: Şimdi alternatif sosyal hizmet içeriklerini eleştirel sosyal hizmet dersi / baskı karşıtı sh derslerinde anlatıyoruz. Ne güzel bir gelişim

 

Ne yapmalı (2)

Bu yazı çok kısa. Söyleceğim şey açık !Türkiye’de sosyal çalışma (sosyal hizmet) mesleğinin en büyük çıkmazı, toplum temelli uygulamalardan yoksun bir şekilde kurumsallaşmasıdır. Toplum çalışmalarına dair deneyimlerin az olması   uygulamadan gelen geribildirimlerle özgünleşen ve üretilen bilgiye de sahip olmamamıza neden oluyor. Toplumla çalışma alanlarının darlığı, sosyal çalışma mesleğinin yerelleşememesine de yol açıyor.

Bizim toplum çalışması gerçekleştireceğimiz sivil toplum örgütlerine ihtiyacımız var. SHUDER’den bağımsız, içinde yerel dinamiklerin de olduğu, farklı disiplinlerden insanların bir araya geldiği yapılara… Son değerlendirmelerimizi yaptık, bir grup dostla, böyle bir girişim başlatacağız.

Canlıların sosyal hizmetini odağına alan, toplum çalışması uygulamalarını yerelde destekleyecek, yeni bir yapı ! Buradan ilan ediyorum, buyrun ezberlediğiz dizeler sizin olsun, yeni sözler söyleme vakti şimdi !

 

Not: Yanlış anlaşılmaları önlemek için yazıyorum. Bu yapı ne SHUDER ile alakalı ne de SHUDER’e rakip. SHUDER’den bağımsız, profesyonel bir sivil toplum örgütü!

 

 

 

Ne yapmalı ? (1)

Güncel konulara dair toplumla sosyal çalışma yazıları yazmaya karar verdiğimi daha önce belirtmiştim. Bu çerçevede burada yazılar yazıyorum.  Bu yazıda içinde bulunduğumuz süreçle ilgili.

Sosyal hizmet uzmanlarının profiline dair bir çalışma yapsak üç ana grup çıkacaktır sanırım ( bu bilimsel bir çalışmaya dayanmamakta sadece içinde bulunduğum yapıyı tanımlamaya çalışıyorum). Birinci grup SHÇEK geleneğinden gelen tek okuldan mezun olmuş herkesin birbirini tanıdığı küçük grup,  bizim dahil olduğumuz hormonlu büyümeyle karşılaşmamış, özellikle 2000’li yıllarda başlayan Adalet Bakanlığı, Sağlık Bakanlığı ve diğer kuruluşlarda çalışan açıköğretim fakültesinden mezunların olmadığı ikinci  grup,  birbirini tanıma konusunda diğer dönemlere göre daha aidiyeti olan, farklı okullardan mezun olmuş ( bu haliyle aynı sosyal hizmet eğitimini de almamış, aynı okul kültüründen beslenmemiş), daralmış ve daha fazla neoliberal saldırıya kalmış bir özel sektör-sivil toplum alanında çalışan, işsizlikle karşılaşmış meslektaşlardan oluşan üçüncü grup.   SHUDER birinci grubun hakim olduğu bir üye profiline sahip. İkinci grup özellikle sekiz yıldır şube yönetimlerinde aktif rol oynadığını söylemek mümkün. Üçüncü grubun, SHUDER’e üyeliği konusunda bir sorun yaşanıyor. SHUDER yönetimi, derneğe üye olmanın şart olduğuna, örgütlenmenin önemine vurgu yaparken, bu söylemin üçüncü grubun derneğe üye olmasına dair bir zemin yaratmıyor, aksine kendine bir öteki yaratıyor. Üçüncü  grubun derneğe üye olmamasının nedenlerini kişiselleştirmek ve bunun  üzerinden bir eleştiride bulunmak, yapılan işi ulvileştirmekle beraber, çözümsüzlüğü beraberinde getiriyor. Aramızda kalsın birinci grubun da her toplantısında önerdiği çözümdür örgütlenmek ( bir dönem toplantılar bu şekilde bitiyordu)

Peki ne yapacağız ?  Çözüm toplum  örgütlenmesi yaklaşımı odağına alan, yatay örgütlenmelerden geçiyor. Bir başka deyişle örgütlenmeye farklı çerçeveden bakmaktan. Barker’a  (2003)  göre toplum örgütlenmesi “sosyal problemlerle uğraşmak, planlı kolektif hareketler yoluyla sosyal refahı güçlendirmek için aynı coğrafi bölgelerden veya ortak çıkarları olan insan toplulukları, bireyler veya gruplara yardımcı olmak üzere, sosyal çalışmacılar ve diğer profesyoneller tarafından kullanılan bir müdahale sürecidir. Öte yandan, toplum örgütlenmesi, tabiatı gereği ilerici, liberal, radikal veya muhafazakâr da değildir. Küçük veya büyük olsun toplumda bir değişim sağlamak isteyen bireylerin bir araya gelerek gerçekleştirdikleri eylemlerin tamamı toplum örgütlenmesi uğraşı olarak kabul edilir (Netting vd, 2008, Sen, 2003, akt: Brady & O’Connor, 2014, s. 212).  Türkiye’de ne yazık ki sivil toplum= dernek üzerinden kurgulandığı için inisiyatifler, birlikler üzerinden örgütlenen toplum örgütlenmesi grupları yasal bir zemin bulamıyor. Ancak bu derneklerin oluşturabileceği platformların olmasına engel değil.  Bizim bu tip bir örgütlenmeye ihtiyacımız var.

Uzun uzun yazıp bildiğiniz şeyleri tekrarlamak istemiyorum. Benim önerim : Mesleğimi savunuyoruma adlı bir platform kuralım. Kurduğumuz  platformun yürüttüğü bir sosyal kampanya tasarlayalım, tasarlanan sosyal kampanya doğrultusunda lobicilik faaliyetleri dahil olmak üzere çeşitli makro uygulamalar gerçekleştirelim. Sadece bu faaliyet için bir araya gelsin insanlar.  Annelerimiz babalarımız, komşularımız, birlikte çalıştığımız çalışmadığımız sivil toplum örgütleri, siyasi partiler ( parti ayrımı yapmaksızın), temas edebildiğimiz herkes bir araya gelsin. Bu sürece paralel bir gönüllü yönetimi programı tasarlayalım. Bu tasarlanan program doğrultusunda neye, nasıl ihtiyaç olduğu belirlensin, taşın altına elini koyacaklar öne çıksın (örgütlenelim, şunu yapalım demekten, komisyona gel demekten başka bir şey söylemiş oluruz)

Şunu da söylemek isterim.Ben toplum derslerinde şunu söylerim: bir stratejik planı olmayan, gönüllü yönetimi ile ilgili bir programı bulunmayan STK’larla çalışmayın. SHUDER’in şu an ki durumu da buna benziyor ne yazık ki. Ne stratejik planı var, yani ne yapacağını ön göremiyoruz, ne de kimin nasıl çalışabileceğine dair bir gönüllü programımız var.   Öte yandan daha önceden de dile getirdiğim gibi yerelde güçlenen bir derneğin şubeler üzerinden örgütlenmesi gibi yapısal sorunlarımız var. Sosyal medya kampanyalarını tasarlarken hızlı bir şekilde, bir yandan da bu  işlerin gerçekleştirmesi gerekiyor. Öte yandan, bizim sosyal medya aktivizminden başka bir  araç geliştirmemiz gerekiyor.ABD’de toplum çalışmalarının kaderini değiştiren Saul Alinsky’nin de dediği üzere aynı araçlar kullanıldıkça sıradanlaşır.  Birinci gün attığınız tweet ile beşinci gün attığınız tweet aynı etkiyi yaratmaz.   Dilekçe göndermek vb. içinde aynı şey geçerli. Bu nedenle bu araçları da geliştirmek gerekir.

Selamlar

Not: Ben 2010-2017 yıllarında yönetim kurulu üyesi olarak görev yapmış biri olarak hariçten gazel okumanı kolay olduğunu söyleyebilirim. Ama  aynı zamanda şunu da söylebilirim ki  bu söylediklerimin  makro sosyal hizmet uygulamalarında dair bilimsel bir temele dayanıyor ( gruplara dair çıkarımlar hariç) ve ben malulen emekli olacak süre kadar SHUDER’de görev aldım.

Not: atıflar toplumla sosyal çalışma kitabımdan.

not: çok hızlı yazdım!