Bir Kitabın Basılma Hikayesi…

WhatsApp Image 2020-09-01 at 00.13.41

Çoğu zaman kıymetini bilmediğimiz, kıymetini bildiğimiz zamanlarda bize adil davranmamasıyla ünlü  yaşam, Veysel’in uzun ince yolu,  bize kazık atarcasına aramızdan erken ayrılan insanların anılarıyla dolu. Anılar bizi biz yapıyor, bilişinden sual olunmaz hallerimizin. Biliyorum, bu nedenle yazıyorum buraya bitmek bilmeyen girişimci hayatımın en kıymetli bir o kadar da üzünç anısını… Bir yandan da mahrem bir şey paylaşıyormuş gibi kaygılıyım. Kişisel blogumda bir hatıra olarak kabul edin bunu lütfen

Üç meslektaş bir araya gelip yayınevi kurduğumuzda para kazanmamaya yemin etmiştik. Bu işi ticari bir iş haline getirmeyeceğiz, kolektif emekle çalışacağız, matbaa  ve telif dışında bir para ödemeyeceğiz. Kitap ücreti buna göre belirlenecek. Böyle fantastik mali yönetim başarılı olamadı. Zar zor üç kitap bastık. Ta ki Elif hoca arayana dek.. Doktora teziyle uğraştığım saçma bir Ankara gününde, telefonum çaldı , arayan Elif hocaydı.  “Umut ,  Hüseyin’in çok zamanı kalmadı, bir şey yapmamız lazım yardımına ihtiyacım var, Hüseyin doktora tezinin kitaplaşmasını çok istiyordu, o aramızdan ayrılmadan elimizdeki malzemeyi kitap yapabilir miyiz ? ” dedi. Tereddütsüz evet edim. Dedim de İstanbul’da dizgi yapılan bilgisayar bozuk, kapak yapacak kimse yok. Profesyonel çalışanımız yok, cebimizde para yok (kredi kartı var). 36 saat içinde nasıl yapacağız ( çok yararlandığım bi onluk o zaman yoktu) . Ne yaparız ne ederiz, araştıra , soruştura bulduk dizgi yapacak kişiyi, kapağı da ben yaptım (imkansızlıklar en iyi öğrenme araçları) kitabı hazırladık. Sosyal hizmet eğitiminde büyük payı olan vizyon kırtasiye’den ertuğrul abiler kitabı bastı (Para vermeye kalkınca bizden Hüseyin’e selam söyle yeter dediler, para da almadılar). Kendimi zamanla yarışan bir yarışmacı gibi hissederek Hüseyin Abi’nin yanına, kendisinin de uzun yıllar çalıştığı Hacettepe Onkoloji hastanesine gittim. Organ nakil koordinatörü olarak çalıştığım zaman, kalp çıkarıma gittiğimizde makineye bağlı donörün ( kalbin çıkışında kullanılan) aortic cross-clamp’in kullanıldığı saatini yazar ve üç saat içinde hastaneye yetişmeye çalışırdık maceralı bir şekilde. Donörün kalbini aldığımızda ex olacağından çok (zaten beyin ölümü gerçekleşmiş) yeni hastaya nakil sürecini düşünürdük. Aklıma istemsizce bu anlar geldi. Biliyordum, kitabı götüreceğim ama Hüseyin abi ölecek tıpkı hastaya cross clampi koymak gibi.Sanki kitabı vermesem Hüseyin abi yaşayacakmış gibi geliyordu. Karmaşayla ve isteksizce çıktım yukarı, Elif hocayla kitabı verdik. Gördü kitabını. Gözleri yaşlandı, biz ağladık, o ağladı… Abi dedim her için teşekkürler, seni çok seviyoruz. Hüseyin abi bu diyalogdan 10 saat sonra aramızdan fiziki olarak  ayrıldı.  Sonra kitabını bastık (hatta yeğenine burs fonu olacaktı gelir) kitaptan 10 adet satıldı. Yarım kalmış bir kitaba kimse para vermek istemedi.. O yarım kalmış kitap bizim için tamamlanmış kitaplardan daha kıymetliydi ama kimse bu kıymeti bilmedi. Satılsın diye hikayesini paylaşmadık okuyucuyla( şimdi ücretsiz dağıtana kadar) .Depoda kaldı kitaplar ( o zamanlar depoda yoktu, Ankara’da bir evde kaldı uzun zaman, şimdi depoda). Hüseyin abinin kitabı, dördüncü kitap son kitabımız oldu. Yayınevine 7 yıl ara verildi. Şimdi  tekrar başlıyoruz.  Geçen konuştuk o zaman baskı işleriyle ilgili abiyle ,  arkadaşlarla , macera dolu anıları. Herkes hem fikirdi, bu iş yaptığımız en güzel işti. Şimdi beşinci kitaba başlayacağız.Anılar bizi  itiyor yeni işler yapmaya, yeniden çıkıyoruz yola…

Hüseyin abiye selam olsun

Hasan Hüseyin Altınova bu mesleğin sevdalısı, önemli bir yaratıcı dramacıydı. Kısa ömründe bu mesleğe, bize çok şeyler kattı. Işıklar içinde uyu abi. Seni çok seviyoruz

not: depoda kalan kitapları kargo ücreti ödemeniz durumunda ücretsiz gönderecek yayınevi scyayinlari@gmail.com adresine ileti atınız

Bir Öğrenci Tecrübesi: Alternatif Okul

Sosyal hizmet eğitiminin tek okullu zamanında, 2003-2008 yılları arasında,  lisans eğitimimizin en keyifli zamanlarından bir çalışma Alternatif Sosyal Hizmet Okulu. Sosyal hizmet eğitiminin eleştirel boyutlarının da ele alınmasını savunan ve bu çerçevede dersler düzenleyen bir proje. Kimler vardı,  o zaman asistan olan, bir dönem bizim derneğin kirasını ödemek için derneğe taşınan, her zaman destek olan  Prof. Dr. Emrah Akbaş, Doç. Dr. Reyhan Atasü, Prof. Dr. Fatih Şahin, Prof. Dr. Özlem Cankurtaran, Doç. Dr. Sibel Özbudun, akla gelmeyen onca destekçi ile dersler düzenlerdi.

Bu arada her şeyini öğrencilerin yaptığı bir organizasyon. Her şeyi biz tasarladık, her şeyi, hocaları da biz davet ettik ( burasının altını çiziyorum) Kimler vardı: Ben, Mehmet Yarıkkaya, Kürşat Köstü, Melek, Ulaş, Aslı, Özge Harnuboğlu, Reviye Özkan, Seçkin ilk akla gelenler…

Alternatif okul çerçevesinde sokak çalışmaları diye bir program düzenliyorduk. Mantık şu, okulun stajı, danışanları anlamaya yetmez, biz danışanların yaptıkları işleri yaparak anlayalım. Fantastik tecrübelerle dolu.  Bir dosya ararken buldum ikinci programı:

 

SOSYAL HİZMET ÖĞRENCİLERİ DERNEĞİ                     

  1. SOKAK ÇALIŞMALARI PROGRAMI

 

Sosyal Hizmet Öğrencileri Derneği kapsamında geçtiğimiz yıl (Mart- Nisan 2006) birincisi gerçekleştirilen Sokak Çalışmalarını; Öteki Sosyal Hizmet Dergisinin 2. sayısında sizlere ulaştırmıştık. Sosyal hizmet alanında bir ilk olması nedeniyle ses getiren sokak çalışmaları büyük beğeni görmüş ve “ülke gerçeklerine uygun, uyumlaştırıcı değil özgürleştirici bir sosyal hizmet için sosyal hizmet öğrencileri derneği” şiarı ile paralel bir çalışma özelliği taşımaktadır.

Sokak çalışmaları projesinin çıkış noktası; sosyal çalışmacıların, empati kurma kavramını masa başında değil; bizzat empati kurulması gereken yaşayışların içinde gerçekleştirmeleri gerekliliğine olan inançtır.

Bu nedenle Sokak Çalışmalarının II. si ile karşınızdayız.

 

Aşağıda sokak çalışmalarının yürütüleceği yerler başlıklar halinde belirtilmiştir.

 

1)Talatpaşa Bulvarında Pavyonların Bulunduğu Matrahta 24 Saat Hizmet Veren Bir Kebap Salonunda Komi Olarak Çalışma.

Açıklama: 24.04.2007 Cumartesi günü saat 17.00’da bir erkek gönüllü arkadaşımız daha önce görüşülmüş olan “X” salonunda sabah 05.00’ a kadar verilen görevleri yapacaktır.

Amaç: Hayatımızın bir gerçeği olan “Hayat Kadını” ve “Gece Alemi” kavramlarının en fazla görüldüğü pavyonlara yakın ve pavyon müşterilerinin hizmetine odaklanmış adı geçen yerde, gönüllü katılımcının gözlem yapması.

 

2) Amele Pazarına Gitmek.

            Açıklama: 24.04.2007 Cumartesi sabahı saat 06.00’da Ulus-Dışkapı ortak amele pazarına gönüllü iki erkek arkadaşımız gidecektir. İş geldiği takdirde işe gidecek; iş teklifi gelmediği takdirde de en erken saat 13.00’ a kadar bekleyecektir.

Amaç: Ülkemizde amele pazarı kavramı, kendi emeğine en fazla uzaklaşan kesimin bulunduğu ve bu yönüyle tartışılması gereken bir olgudur. Geçtiğimiz yıl yapılan I. Sokak çalışmalarında amacına ulaşamayan bu çalışma; II. Sokak çalışmalarında daha sistemli bir yapılanma ile gerçekleştirilmeye çalışılacaktır.

             Amele pazarına gidecek arkadaşların dikkat etmesi gereken hususlar:

Amele pazarında iş beklemenin belli başlı kuralları vardır. Bahsi geçen yerlerde bulunan işlevsel bir lider vardır. Kendini hemen belli eder ve gelip size neden burada bulunduğunuzu sorar. Başta sadece bu işe ihtiyacınız olduğunu anlatınız; eğer sizden hava parası, ayak bastı parası vb. bir talepte bulunursa gerçeği anlatmanız işe yarayacaktır. (daha ayrıntılı bilgi çalışma seminerinde verilecektir.)

 

3)  Gölbaşında Atık Kağıt Toplayıcılarıyla Çalışma.

            Açıklama: 24.03.2007 Cumartesi günü gönüllü iki arkadaş (cinsiyet önemli değildir) saat 14.00’ da Gölbaşında, önceden verilecek adreste olacaklardır. Gerekli görüşmelerin yapıldığı atık kağıt toplayıcısı aile ile birlikte; skoda tipi (anadol) arabayla atık kağıt toplanacaktır. Saat 22.00’ye kadar sürecek olan çalışmadan sonra ise çalışma koordinatörlüğünce temin edilecek araçla geri gelmeleri sağlanacaktır.

Amaç: Aile, incelenmesi gereken birçok özelliği taşımaktadır. Göç, kronik hastalıklar, sağlık sisteminin kötü işleyişlerinin etkileri, çocukları tarafından terkedilme gibi olumsuz tecrübelerin söz konusu aile tarafından hala deneyimleniyor olması katılımcı arkadaşlara uygulama ve tecrübe açısından çok işlevsel bir hayat tecrübesi katacaktır düşüncesindeyiz. (bu çalışmaya katılmak isteyen arkadaşlarla çalışmanın kapsamlılığı açısından daha ayrıntılı görüşülecektir.)

4) Kadın Ve Erkek Kuaföründe Çıraklık Yapmak.

            Açıklama: 24.03.2007 Cumartesi günü gönüllü bir erkek (erkek kuaföründe yapılacak çalışma için) ve bir kadın (kadın kuaföründe yapılacak çalışma için) arkadaşımız 11.00  –  22.30 saatleri arası çıraklık yapacaktır.

5) Sakarya caddesinde mendil satmak.

Açıklama: 25.03.2007 cumartesi günü saat 15.00 da bir gönülü  arkadaşımız saat 17.00 a kadar mendil satacaktır.

Alternatif sosyal hizmet projesinden çok şey öğrendik. İyi ki böyle bir şeye girişmişiz. Teşekkürler Hacettepe.

Not: Şimdi alternatif sosyal hizmet içeriklerini eleştirel sosyal hizmet dersi / baskı karşıtı sh derslerinde anlatıyoruz. Ne güzel bir gelişim

 

Ne yapmalı ? (1)

Güncel konulara dair toplumla sosyal çalışma yazıları yazmaya karar verdiğimi daha önce belirtmiştim. Bu çerçevede burada yazılar yazıyorum.  Bu yazıda içinde bulunduğumuz süreçle ilgili.

Sosyal hizmet uzmanlarının profiline dair bir çalışma yapsak üç ana grup çıkacaktır sanırım ( bu bilimsel bir çalışmaya dayanmamakta sadece içinde bulunduğum yapıyı tanımlamaya çalışıyorum). Birinci grup SHÇEK geleneğinden gelen tek okuldan mezun olmuş herkesin birbirini tanıdığı küçük grup,  bizim dahil olduğumuz hormonlu büyümeyle karşılaşmamış, özellikle 2000’li yıllarda başlayan Adalet Bakanlığı, Sağlık Bakanlığı ve diğer kuruluşlarda çalışan açıköğretim fakültesinden mezunların olmadığı ikinci  grup,  birbirini tanıma konusunda diğer dönemlere göre daha aidiyeti olan, farklı okullardan mezun olmuş ( bu haliyle aynı sosyal hizmet eğitimini de almamış, aynı okul kültüründen beslenmemiş), daralmış ve daha fazla neoliberal saldırıya kalmış bir özel sektör-sivil toplum alanında çalışan, işsizlikle karşılaşmış meslektaşlardan oluşan üçüncü grup.   SHUDER birinci grubun hakim olduğu bir üye profiline sahip. İkinci grup özellikle sekiz yıldır şube yönetimlerinde aktif rol oynadığını söylemek mümkün. Üçüncü grubun, SHUDER’e üyeliği konusunda bir sorun yaşanıyor. SHUDER yönetimi, derneğe üye olmanın şart olduğuna, örgütlenmenin önemine vurgu yaparken, bu söylemin üçüncü grubun derneğe üye olmasına dair bir zemin yaratmıyor, aksine kendine bir öteki yaratıyor. Üçüncü  grubun derneğe üye olmamasının nedenlerini kişiselleştirmek ve bunun  üzerinden bir eleştiride bulunmak, yapılan işi ulvileştirmekle beraber, çözümsüzlüğü beraberinde getiriyor. Aramızda kalsın birinci grubun da her toplantısında önerdiği çözümdür örgütlenmek ( bir dönem toplantılar bu şekilde bitiyordu)

Peki ne yapacağız ?  Çözüm toplum  örgütlenmesi yaklaşımı odağına alan, yatay örgütlenmelerden geçiyor. Bir başka deyişle örgütlenmeye farklı çerçeveden bakmaktan. Barker’a  (2003)  göre toplum örgütlenmesi “sosyal problemlerle uğraşmak, planlı kolektif hareketler yoluyla sosyal refahı güçlendirmek için aynı coğrafi bölgelerden veya ortak çıkarları olan insan toplulukları, bireyler veya gruplara yardımcı olmak üzere, sosyal çalışmacılar ve diğer profesyoneller tarafından kullanılan bir müdahale sürecidir. Öte yandan, toplum örgütlenmesi, tabiatı gereği ilerici, liberal, radikal veya muhafazakâr da değildir. Küçük veya büyük olsun toplumda bir değişim sağlamak isteyen bireylerin bir araya gelerek gerçekleştirdikleri eylemlerin tamamı toplum örgütlenmesi uğraşı olarak kabul edilir (Netting vd, 2008, Sen, 2003, akt: Brady & O’Connor, 2014, s. 212).  Türkiye’de ne yazık ki sivil toplum= dernek üzerinden kurgulandığı için inisiyatifler, birlikler üzerinden örgütlenen toplum örgütlenmesi grupları yasal bir zemin bulamıyor. Ancak bu derneklerin oluşturabileceği platformların olmasına engel değil.  Bizim bu tip bir örgütlenmeye ihtiyacımız var.

Uzun uzun yazıp bildiğiniz şeyleri tekrarlamak istemiyorum. Benim önerim : Mesleğimi savunuyoruma adlı bir platform kuralım. Kurduğumuz  platformun yürüttüğü bir sosyal kampanya tasarlayalım, tasarlanan sosyal kampanya doğrultusunda lobicilik faaliyetleri dahil olmak üzere çeşitli makro uygulamalar gerçekleştirelim. Sadece bu faaliyet için bir araya gelsin insanlar.  Annelerimiz babalarımız, komşularımız, birlikte çalıştığımız çalışmadığımız sivil toplum örgütleri, siyasi partiler ( parti ayrımı yapmaksızın), temas edebildiğimiz herkes bir araya gelsin. Bu sürece paralel bir gönüllü yönetimi programı tasarlayalım. Bu tasarlanan program doğrultusunda neye, nasıl ihtiyaç olduğu belirlensin, taşın altına elini koyacaklar öne çıksın (örgütlenelim, şunu yapalım demekten, komisyona gel demekten başka bir şey söylemiş oluruz)

Şunu da söylemek isterim.Ben toplum derslerinde şunu söylerim: bir stratejik planı olmayan, gönüllü yönetimi ile ilgili bir programı bulunmayan STK’larla çalışmayın. SHUDER’in şu an ki durumu da buna benziyor ne yazık ki. Ne stratejik planı var, yani ne yapacağını ön göremiyoruz, ne de kimin nasıl çalışabileceğine dair bir gönüllü programımız var.   Öte yandan daha önceden de dile getirdiğim gibi yerelde güçlenen bir derneğin şubeler üzerinden örgütlenmesi gibi yapısal sorunlarımız var. Sosyal medya kampanyalarını tasarlarken hızlı bir şekilde, bir yandan da bu  işlerin gerçekleştirmesi gerekiyor. Öte yandan, bizim sosyal medya aktivizminden başka bir  araç geliştirmemiz gerekiyor.ABD’de toplum çalışmalarının kaderini değiştiren Saul Alinsky’nin de dediği üzere aynı araçlar kullanıldıkça sıradanlaşır.  Birinci gün attığınız tweet ile beşinci gün attığınız tweet aynı etkiyi yaratmaz.   Dilekçe göndermek vb. içinde aynı şey geçerli. Bu nedenle bu araçları da geliştirmek gerekir.

Selamlar

Not: Ben 2010-2017 yıllarında yönetim kurulu üyesi olarak görev yapmış biri olarak hariçten gazel okumanı kolay olduğunu söyleyebilirim. Ama  aynı zamanda şunu da söylebilirim ki  bu söylediklerimin  makro sosyal hizmet uygulamalarında dair bilimsel bir temele dayanıyor ( gruplara dair çıkarımlar hariç) ve ben malulen emekli olacak süre kadar SHUDER’de görev aldım.

Not: atıflar toplumla sosyal çalışma kitabımdan.

not: çok hızlı yazdım!

Tweetlerin ardından…

Psikologların mücadelesinin başarıyla sonuçlanmasının ardından sosyal medyada bir haftadır müthiş bir meslektaş dayanışması sergileniyor. Hashtag aktivizminin doruklarındayız. Bu sosyal medya kampanyaları bana öğrencilik yıllarında katıldığım, meslektaş buluşmalarına götürdü. Sosyal hizmet uzmanı olmanın Hacettepe’den mezun olmak olduğu, okul kültürünün meslektaşlığa aktarıldığı, herkesin birbirini tanıdığı SHÇEK’de örgütlü o küçük ama sesi gür çıkan  meslektaş toplantılarına. O günleri ve tabi ki daha öncesini bilenler bu hisle attılar tweetlerini. Mesleğin hormonlu bir şekilde büyümesinden dolayı, hiç tanımadığımız meslektaşlarımız, öğrenciler ve akademisyenlerle bir araya geldik. Dille alakalı bir dizi eleştiri (haklı yanları var) olsa da müthiş tweetler gördük . Sosyal medyanın anonimliği  sanki tek okuldan mezun olan o sıcak  küçük grubu akla getirdi.

 Akşamları bir etkinlik olarak sosyal medyada olmak, yazmak çizmek örgütlü olmanın gücü,  iyi gelmedi değil. Mutluyum bu süreçten Lakin hashtag aktivizminin tek başına işler bir yanının olmadığı, sosyal bir kampanyayla desteklenmesi gerektiğini, bu işin farklı boyutlarının olması gerektiğini, eğer bu boyutlar yerine getirilmese, her ne kadar bir araya gelmek için  ideal bir araç olsa da hastag aktivizminin  bir süre sonra  söneceğini, kolektif yeterliliğe dair inancın yiteceğini de unutmamak gerekiyor. Gündem olmak,  sıralamaya gelmek, ses duyurmaya tek başına yetmiyor.  Sesimizi duyurmak için zemin oluyor. Peki sonra ?

Bizim somut adımlarla gelecekteki adımları örgütlememiz gerekiyor. Bu konuda SHUDER muhakkak bir plana sahiptir. bu planı bizle paylaşması ve birlikte yapılacak adımları detaylandırmamız gerekiyor.Başka bir deyişle siyasi partileri ziyaret mi ? Milletvekilleri ile görüşmemi mi ? Cumhurbaşkanlığı’nda lobicilik yapabilecek kişilere ulaşmak mı ? Dava mı ? Ne yapılacak nasıl yapılacak bunu konuşmak gerekiyor.

Bu arada SHUDER’e üye olmak , bu aktivzmin yarattığı hissi daim olarak yaşamak demek. Hadi derneğe üye olun. Pek selamlar !

 

Niye Sosyal Hizmet Uzmanları Lobicilik Yapamıyor ?

Bundan böyle bu blogda toplumla sosyal çalışma (sosyal hizmet) uygulamalarıyla ilgili, daha önce Toplumla sosyal çalışmaya giriş kitabımda ele aldığım hususları,  güncel süreçlerle birlikte ele alan yazılar yazacağım. İlk yazı da, sosyal çalışma mesleği ile ilgili politika kararlarının ardından sıklıkla dile getirilen lobicilik mevzusuyla ilgili. Zira sosyal çalışma mesleğinde niye lobicilik yapılmıyor gibi eleştiriler son günlerde  tekrar dile getirilmeye başlandı.

Yazıya başlarken, kavramları açıklamakla fayda var önce her zaman olduğu gibi. Lobicilik yasanın, normun, düzenlenmenin ve genel olarak müdahalenin ve kararın oluşturulma, uygulama ve yorumlanma süreçlerinde kamu erkini, dolaylı ya da dolaysız olarak etkilemeye yönelik girişimleri içeren (Farnel, 1994, s. 20) faaliyettir.  Lobiciliki ile ilgili çokça tanım var (Farnel  lobi kavramının ABD’de Beyaz Saray’ın yanmasının ardından geçici olarak otelde kalan Başkanı bekleyen insanlardan geldiğinin rivayet edildiğini aktarıyor).  Farklı ülkelerde de lobicilik faliyetleri gerçekleşse de kavramın “Amerikalı” bir kavram olduğunu söylemek mümkün. Ülkemizde lobicilik  genellikle dış güçlerin dışarıda ülkemizle ilgili kampanyalar yürüttüğü araçlar  (Yahudi Lobisi, Ermeni Lobisi gibi) olarak biliniyor. Her ne kadar kavram bize  yabancıysa da lobicilik bizim ülkemizde sıklıkla yapılan bir faaliyet(Not: Kuram III derslerinde sorarım ülkemizde kim lobi yapar diye, pek yanıt gelmez). Ülkemizde hemşeri derneklerinin, meclisin her köşesinde işlerini yaptırmak için bekleyen insanların yapıp ettiklerini lobicilik olarak  adlandırmak  mümkün.

Lobicilik tanımda da görüleceği üzere  iki türlü şekilde gerçekleşebilir: dolaylı veya doğrudan. Dolaylı lobicilik halk tabanlı lobicilik olarak da adlandırılabilir, toplum örgütlenmesinden edinilen güçle baskı unsuru olmakla ilgilidir. Türkiye’de kadın hareketinin çalışmalarıyla örneklendirilebilecek bu lobicilik çalışması, iyi bir toplum örgütlenmesini şart koşmakta.     Sosyal medya savunuculuğu ile perçinlenen lobicilik faaliyetlerinin ülkemizde baskı unsuru olabildiğini görüyoruz. Ancak burada bir not düşmekte fayda var. Tek başına sosyal medya savunuculuğu çalışmaları yeterli değildir. Toplumsal farkındalığın, kamuoyunun desteğinin olması  elzemdir.

İkinci tür lobicilik doğrudan lobiciliktir.Doğrudan lobicilik bilgi alışverişinin veya iletişimin yorum gerektirmeyecek biçimde doğrudan doğruya lobici ile karar alma organı arasında gerçekleşmesi ile ilgilidir (Gülbaş,2007).  Psikologların taleplerini Yeşilay Başkanı ve Başkan Yardımcısı aracığıyla Cumhurbaşkanlığına iletmesiyle örneklendirilebilecek bu durum, dolaylı lobicilikten daha kolaydır ve etki mekanizması daha güçlüdür. Ancak unutulmamalı ki psikologlar etkili bir sosyal medya kampanyası yapmasalar, kamuoyu oluşturmasalar, bu hususun doğrudan lobicilik konusu haline gelmesi mümkün olmayacaktı. 

Sosyal çalışma mesleğinin siyasetle kurduğu  zayıf bağ (bu konuyu siyaset ve sosyal çalışma ilişkisini Türkiye için düşünmek adlı bir çalışmamda daha detaylı anlattım) bizim doğrudan lobicilik çalışmaları gerçekleştirmemizi engelliyor. Sosyal çalışma mesleğinin siyasi figürleri yok denecek kadar az.  Bu nedenle doğrudan lobicilik gerçekleştiremiyoruz.   Dolaylı lobicilik gerçekleştirecek kadar tanınmıyoruz. Sosyal çalışmacıların asıl gücü, danışanlarla kurduğu ilişkiden gelir. Biz  bu ilişkiyi takım elbiseye sığdırdığımız için kurduğumuz bağlar dolaylı lobicilik için bir araç olmuyor.

Bu çerçevede,  dolaylı lobicilik için  daha fazla ağa, doğrudan lobicilik için siyasette daha fazla figüre ihtiyacımız var. Peki nasıl yapacağız diye sorarsanız,  siyasi sosyal çalışmanın bu bağlamda önemli bir araç olduğunu düşünüyorum. Siyasi sosyal çalışma alanı geliştikçe, doğrudan lobicilik çalışmalarının da artacağına inanıyorum.Bu bağlamda son söz olarak sosyal çalışma mesleğine farklı pencerelerden bakmak bize yeni kapılar açabilir diyerek yazıyı tamamlıyorum.

Bahsi geçen makale için tıklayınız

Not: Meslek elemanların tek bir çatıda toplanması yaptırım olmaksızın mümkün değildir. Meslek yasasının yakın zamanda çıkmayacağı ortadayken, niye bir olamıyoruz tartışmalarını bir kenara bırakıp,  bir olalım söyleminin içini doldurmak gerekir diye düşünüyorum. Ortak dertlerimizden başlayabiliriz.  Sosyal hizmet mesleğini tüm Türkiye’ye tanıtmakla başlayabiliriz mesela.

Kavram Tartışmaları (1): Mesleğin Adı

Ne zamandır okumaktan, akademik işlerle uğraşmaktan buraya yazamıyorum. Madem yeni bir yazı yazıyorum o zaman ne zamandır kaleme almak istediğim bir konuyu gündeme getireyim istedim: Kavramlar. Tomanbay hocamız gibi bu konu üzerinde kitap yazacak kadar vakıf değilim. Ama benim de söylecek sözüm var 🙂 (blog bunun içn var zira).Kavramlar,  bizim nerede durduğumuzu, olaylara nasıl baktığımızı gösterebilmek açısından önemli araçlardır. Kurumsallaşma sürecinde olan bir mesleğini mensupları olarak bu beylik cümleyi sadece bir giriş cümlesi olarak görmemek aynı zamanda da bu cümlenin üzerine daha fazla düşünmek, bizim açısından meslek  etiği kadar önemli bir şey bence zira . Bu yazıyı tarafgir ,popüler bir sosyal medya ifadesinden uyarlayarak, “sen sosyal çalışmayı savundun” gibi öfkeye sevk edecek bir yazı olarak görmeyin. Sadece kavramın üzerine düşünmek üzere bir araç olarak görün, birlikte tartışıp birlikte düşünelim.

Çok sevgili abilerim Ali İstanbullu ve Özkaya ile birlikte asosyal  hizmet diye bir program yapıyoruz sosyal çalışma podcast YouTube kanalında. Orada da belirttim, burada da belirtmek istiyorum.Kavram tartışmasından önce, şunu beyan etmeliyim ki bence kavram tartışması bizim konfor alanımızın dışında var olan çatışmaları  konfor alanımız içinde kabul etmek. Mevcut sosyal politikalar, hangi siyasi parti gelirse gelsin, sosyal hizmetlerin profesyonel bir şekilde gerçekleştirilmesine yönelik bir direnci beraberinde getiriyor ( bu ayrı bir yazı konusu olabilir).  Gerek sosyal hizmet eğitiminde “hormonlu büyüme” (özcan’a selamlar)  gerek ise mesleğin halen toplumda bilinir hale gelmemesi gibi unsurlara duyulan öfke ve yukarıda bahsettiğim kısıtlılık, hiçbir yere varılmayan ama herkesin “içini döktüğü” bir tartışmaya dönüşüyor. Bu haliyle bizim için vazgeçilmez bir tartışma, “suni” bir gündem kavram tartışması.  Bu suni gündemin bir işlevi var, öfkenin boşalması, eski defterlerin açılması ve yakınmamızı sağlaması. Bu nedenle bu tartışmanın Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Beş Şehir’de bahsettiği sıtma titremesinden farksız olduğunu düşünüyorum. En güzel titremenin sıtma titremesi olması gibi, bu tartışma da bizim için bir “zevk alanı”.

Ben sosyal çalışma kavramını kullanmayı tercih ediyorum. Mesleğin sosyal çalışma olarak adlandırılmanın iki boyutu var. Birincisi profesyonel olan/olmayan ayrımının yapılması, ikincisi ise mesleğin mesleki çıktıyla sınırlamasının yarattığı güçlükle ile ilgili. Sosyal çalışma terimi Jeffrey Brackett’e dayanmaktadır. Bracket “sosyal kelimesini aile, üyeleri, arkadaşlar ya da kişinin içinde bulunduğu kültürel etnik grup, okul, ilişkisini betimlediğini düşünmektedir (Sheafor, Horesji,2012:12). Tomanbay’ın da (2008) belirttiği üzere sosyal kelimesi Türkçe’de Brackkett’in de belirttiği ilişki ağını kapsamaktadır, bu bağlamda sosyal kelimesinin Türkçe bir başka karşılığının “toplumun esenliği ile ilgili, özellikle çalışan toplum katmanlarının, yoksulların, yaşlılığın esenliği için girişilen çalışmalar olarak adlandırılabilecek toplumcul” kelimesidir ( Mıhçoğlu, 1992, akt: Tomanbay, 1999)

Mesleğin adını veren Jeffrey Brackett, o dönemde yapılan mesleki çalışmaları hayır
işlerinden ayırmak için çalışma kelimesinin kullanılması gerektiğini belirterek
mesleğin adının sosyal hizmet değil sosyal çalışma olarak adlandırmıştır. Zira
Brackett, çalışma kelimesiyle, gerçekleştirilen profesyonel uygulamaların, düzenli,
disiplini ve sorumlulukla icra edildiğinin anlaşılacağını savunmuştur (Sheafor,
Horesji,2012,s.12).  İçimize dönelim sosyal hizmet eğitimini alan ilk kişi Sabiha Sertel sosyal hizmet mesleğini içtimai sa’y yani sosyal iş olarak adlandırılıyor. Tıp kı TBMM’de sağlık ve sosyal işler komisyonunda ele alındığı gibi. Sertel daha sonra yazılarında sosyal işçilik  kavramından bahsetiyor. Tıp kı şu an Azerbaycan’da sosyal hizmet kavramı yerine sosyal iş denmesi gibi…

Günümüz de sosyal hizmet kelimesi, çay ocağı ve diğer işlerden tutun da, sivil toplum örgütlerinin yürüttüğü yardım çalışmalarına kadar geniş bir uygulama
alanında kullanılabilmekte olup sosyal çalışma uygulaması ile diğer uygulamalarının
aynı şekilde adlandırılması mesleğin kurumsallaşması açısından güçlük oluşturmakta, sosyal çalışma mesleği herkesin yapabileceği bir meslek haline getirilmektedir. Bu bağlamda Türkiye’de kurumsallaşma sürecini tamamlamamış bir meslek olarak sosyal çalışma uygulamaları ile profesyonel olmayan uygulamaların ayrılması için, ayrı kavramlara ihtiyaç bulunmakta.

Sosyal hizmet yerine sosyal çalışma terimini kullanmanın  ikinci nedeni, sosyal hizmet ifadesiyle mesleki uygulamanın sınırlandırılmasıdır. Türk Dil Kurumuna göre hizmet kelimesi birinin işini görme veya birine yarayan bir iş yapma” olarak tanımlanmaktadır. Çalışmak fiili ise Türk Dil Kurumuna göre, bir şeyi oluşturmak veya ortaya çıkarmak için emek harcamak olarak tanımlanmaktadır. Sosyal çalışma mesleğine dair yapılan uluslararası tanıma göre “sosyal çalışma mesleği, sosyal değişim ve gelişimi, sosyal bütünleşmeyi, insanların özgürleşmesini ve güçlenmesini destekleyen” bir meslektir. Bu bağlamda, gerçekleştirilen iş birinin işini görme veya birine yarayan bir iş yapmayla sınırlı değildir, sosyal değişimi ve gelişimi, sosyal bütünleşmeyi ve özgürleştirmeyi sağlamakla, insanları güçlendirmekle ilgilidir. Sosyal çalışmacılar, sosyal hizmet sunmada uzman kişiler değildir, sosyal çalışmacılar insanları, haklarıyla güçlendiren meslek elemanlarıdır. Bu nedenle sosyal hizmet yerine sosyal çalışma, sosyal hizmet uzmanı yerine sosyal çalışmacı terimlerinin kullanılmasının mesleğin profesyonelleşmesi açısından önemli olduğu düşünüyorum.

Lakin bu mesleğin ülkemizdeki gelişim adıyla sosyal hizmet olduğunu meslek elemanın adının da sosyal hizmet uzmanı olduğunu yok saymanın abesle iştigal etmek olacağını düşünüyorum.  Adı şu olacak dayatmasını kimsenin kimseye yapma hakkının olmadığını da bu vesileyle ifade etmekte fayda olacağına inanıyorum. Bu ülkede sosyal çalışma mesleği  ilgili en önemli yasal kazanımlar  sosyal hizmet uzmanı unvanıyla kazanıldı.  Çok kıymetli hocam Doç. Dr. Ertan Kahramanoğlu’nun  (umarım bir gün kendisinden canlı olarak dinleriz) kanun hazırlama sürecindeki aktif rolu, SHÇEK’in sosyal hizmet mesleğinin birincil alanı olmasını beraberinde getiren süreçler de hep sosyal hizmet uzmanları vardı.  Bu kazanımları, ya da iyi kötü mesleğin adının bilinirliğini çöpe atmak hangi mantığa sığar ?  Bu mesleğin adı bu ülkede sosyal hizmet, meslek elemanın adı sosyal hizmet uzmanıdır. Fakat sosyal çalışma kavramı  bu mesleğin olması gereken adıdır.  Tabip/ doktor/hekim gibi sosyal çalışmacı/sosyal hizmet uzmanı birbirlerinin yerine geçebilir. Bu tür kullanım  kimseye zarar vermez. Aksine sosyal çalışma unvanını boşta bulan kendini sosyal hizmet alanlarında var etmeye çalışan sahte meslek elemanlarının  sosyal çalışmacı unvanını kullanmasını engelleyebiliriz.

Kendimi tanıtırken sosyal çalışma ifadesini kullanıyorum. Ama bir parantez açıp mesleğimin adının sosyal hizmet uzmanı olarak da ifade edildiğini belirtiyorum(Sosyal hizmet uzmanı kullanamazsın diyenlere sosyal hizmet uzmanı, sosyal çalışmacı diyemezsin diyenlere de sosyal çalışmacı demeyi ihmal etmeyerek). Bence şimdi kavramların barışması zamanı. Yapay gündem bulmak, tarafgir olmak istersek yine buluruz.

Not: sosyal çalışmacı kavramını kullandığım için Tomanbaycı demişlerdi. Tomanbay hoca ve diğer büyük hocalarım gibi olabilirsek, çalışırsak, üretirsek onlar gibi ne ala ! Ama Tomanbaycı değilim. Ben toplum çalışmalarıyla ilgileniyorum. Buradan bakarsak Şener Hocacı, Ertan Hocacı olabilirim.

Saygılarla

21.05.2020 / Burdur

 

Film Önerisi: ’93 Yazı

 

Screen Shot 2020-05-02 at 20.48.09.png

Daha öncede belirttiğim üzere izlediklerim ve okuduklarıma dair notlar alırım. Bundan sonra izlediklerime dair notları bloga alacağım. Bu haliyle bu yazıda bir değer aramaktan çok bu yazının bir not alma hali olduğunu kabul ediniz lütfen. Sosyal hizmet ve sinema arasındaki ilişkinin bir boyutu, sosyal hizmet uzmanları / sosyal çalışmacıların danışanların karşı karşıya kaldıkları durumları anlama çabalarına katkı sağlamaktır ( bu konu ile ilgili hazırladığım bildiriyi bir aksilik olmazsa Mayıs Ayında Sağlık ve Yaşam Kongresinde sunacağım).  Bu haliyle özellikle gerçek öykülere dayanan filmler, öğreticidir ve iç görü kazanmamıza yardımcı olabilir.

’93 yazıda böyle filmlerden biri. Katalan yönetmen Carla Simon’un bol ödüllü filmi, annesi ve babasını kaybeden 6 yaşındaki Frida’nın, teyzesinin yanına (evlat edinme)  taşındığı yazı anlatıyor. Sinemadan anlamıyorum  (IMDB 7.1) lakin çok başarılı iki küçük oyuncuya sahip bir film olduğunu söyleyebilirim. 93 yazındaymış gibi hissettirdi beni. Film annesini ve babasını kaybetmiş bir çocuğun neler yaşayabileceğini görmemize olanak sağlıyor. Filmle ilgili söylenebilecek bir başka şey sinema terapi de yararlanılan katarsis olanaklarında çok fazla olduğunu.  Filmin ağlayarak başlaması ve ağlayarak bitmesi   belki de buna çok iyi bir örnek.

İzlemenizi öneriyorum. Eğer bu yazıyı okuyup da izlerseniz de görüşlerinizi benle paylaşmanızı bir de

 

Not: https://ortakoltuk.com/film-elestirileri/93-yazi bence bunu da bir okuyun.

Not: Film bende çocuklukta okunan bir  hikayeymiş, İran filmiymiş hissi verdi. MUBİ ilk ay ücretsiz. Film de mubi’de. Hiçbir zaman kötü bir şey izlemediğim başkasinemasız zamanların yegane kaynağına da teşekkür edelim. Bu arada blutv başkasinema filmleri kiralıyormuş, bu çarşamba soluk’u izlemeyi düşünüyorum (Karantina başka sinemasız kentlere yaradı sanırım)

Bir podcast kaydının hikayesi: Şerif Issı

ıssı

Sosyal çalışma podcaste başladığımdan bu yana en heyecanlı  kayıtlarından birini 22 Nisan 2020’de yaptım. Konuğum sanırım en popüler sosyal hizmet uzmanıydı ( her ne kadar twitter’da farkı yanıtlar gelsede) : Şerif Issı. Tüm Türkiye ve tabi ki bizler onu teledanış programındaki etkili iletişim yönetimi ile tanıdık. Bu yazıyı yazarken baktım 211 bin kişi izlemiş “Hatice” hanımla yapmış olduğu görüşmeyi. Yaklaşık bir altı ay önce, acaba nasıl ulaşırım diye düşünürken sosyal medya hesabından  kendisine davet gönderdim. Podcast kaydını yapacağımı duyurduğumda gelen şaşkınlık ve sevinci yaşamıştım ne yalan söyleyim davetimi kabul edince. Malcom Payne, Neil Thopmpson ve Şerif Issı ile arkadaşım diye takılıyordum arkadaşlara. Pandemi başlangıcında ulaşıp davet ettim podcaste,  bir eğitimde olduğunu daha sonra değerlendirebileceğimizi  belirtmişti. Bir şansımı deneyim diyerek yazdım ve bir küçük görüşmenin ardından kabul etti yayın teklifimi.  Bir saat boyunca konuştuk kendisiyle. O anlattıkça içimde doğan hayranlığı sanırım Ufuk Coşkun ile yaptım kayıtta hissetmiştim. Yaratıcılık, ihtiyaç görme ve yönetmenin farklı bir hikayesini anlatıyordu Issı. Hem de Almanya’ya göç eden birinci kuşağa dair hikayelerle.

Almanya’da yaz stajı yaparken  tanıştığım bir psikiyatristle söyleşimizde, herkes gitmek istiyor ama kimse gitmiyor demiştim. O da toplumsal bir travmadan bahsetmişti bana. Kuşaktan kuşağa aktarılan gitmek ile tanımlanmış ama gideme gerçeği ile şekillenmiş hikayeler.  Issı, gidememe gerçeği ile karşı karşıya kalan birinci kuşak yaşlılarla ilgili yapıp ettiklerini aktarınca aklıma birinci kuşağın türküleri geldi. ( bu türkülerin en fantastik olanı Yavuz Topcu-Almanyaya damızlık kalamamya : https://www.izlesene.com/video/yavuz-topcu-almanyaya-damizlik-kalamam-ya/9090949)

Issı anlattı ben dinledim , sosyal çalışma mesleğinin sihiri olarak adlandırabileceğimiz, herkesin gördüğünü sandığı ama kimsenin göremediği ihtiyaçları gören bir meslektaşın yapıp etmeleri, topluluk bahçeleri fikriyle bir arada olmak, kahvaltı yapmanın ne kadar kıymetli olduğu ve daha nicesi…  Ve nerede olursak olalım mesleki uygulamaların  benzerliklerini. 2016 yılında  IFSW Genel Sekreteri Rory Truell Ankara’ya geldiğinde akşam yemeğinde oturmuş ve konuşmuştuk. Demişti ki gezdiğim gördüğüm her yerde meslektaşların yapıp ettikleri o kadar benzer ve o kadar birbirinden farklı ki. Araya giren yerel bilgi, kültürel kodlar vb.’nden sıyrılmış bir mesleki bilinç var.

Herkesin aklında magazinsel görüntüler vardı. Ne yalan söyleyim yaptığı işi merak ediyordum. Ama  sormadım. Rayting kaygısı olmayan, tanıma ve anlamaya yönelik bir iş yaparken izleyici merakını bir yere bıraktım. İyi bir meslek elemanının hikayesini dinlerken aktı gitti zaman . Kayıdı yayına hazırlarken anlattıklarını tekrar dinledim (kayıtta teknik sorunlar var bazı yerlerde, profesyonel bir destek alamadım ev ortamında yaptığım için) ve hayranlığım bir kez daha arttı yapıp ettiklerine. Sosyal hizmet uzmanları yönetilmeyen sorularada yanıtlar aramak zorundalar diyen Issı ile sosyal çalışma podcastin yeni bölümü bu yazıyı bitirdikten sonra sisteme yükleyeceğim.

Not: Niye Cuma akşam 8 dedim. Çünkü işler yetişmiyor. Yoksa akşam 8 olmasının bir özelliği yok. Onca işin arasında bu kayıtları yapıyorum. İşin mi yok diyenlere şimdiden yanıtım işim çok bu nedenle daha fazla çalışıyorum. İyi dinlemeler

Ali İstanbullu Yazdı: The Trails of Gabriel Fernandez ve Düşündürdükleri

The Trails of Gabriel Fernandez dizisi UK’de çocuk koruma alanında sosyal çalışmacı olarak çalışmaya başladığım yıllarda tekrar tekrar okuduğum Victoria Climbié Inquiry  ya da  Lord Laming Report olarak bilinen soruşturma dosyasını hatırlattı maalsef bir kez daha. Bu rapor yayınlandıktan tam 10 yıl sonra Gabriel öldürülüyor Birleşik Devletler’de.

Victoria 7 yaşında anne babasını Fildişi Sahilleri’nde bırakıp daha iyi bir yaşam ve eğitim için halasının yanına, İngiltere’ye gönderilir 1998 yılında. Daha sonra onun katili olacak halası ve erkek arkadaşının Totteham’daki küçük dairesinde Kuzey Londra’da yaşamaya başlar. Victoria 8 yaşında St Mary’s Hastanesi yoğun bakım ünitesinde vücudunda 128 yarayla ihmal ve istismardan ölür.

Laming Report çocuğun hayatına müdahil olan sağlık ve sosyal hizmet çalışanlarının onu nasıl koruyamadığını ve Victoria’nın hayatını kurtaracak en az 12 fırsatın nasıl elden kaçtığını (missingopportunities) ayrıntılı bir şekilde sunar. Rapor Victoria ile çalışan sosyal çalışmacıları ve üst düzey sosyal hizmet müdürlerini ve de yerel hükümetin sosyal hizmet birimindeki ‘iş ahlakını’ ve yapılanmayı  tabiri caizse acımasızca (haklı olarak) eleştirir ve suçlu bulur. Bu yalnızca sosyal servis ve çocuk koruma alanında çalışan sosyal çalışmacıların soruşturması ve zayıf uygulamaların elden geçirilmesi değildi. Bu UK sosyal hizmet tarihinde yapılan ilk üç taraflı (tripartate) bir soruşturmaydı. Çocuk istismarı ve çocuk koruma alanında çalışan Polis, Sağlık Hizmetleri (NHS) ve yerel hükümetlerce sağlanan çocuk koruma hizmetlerinin (sosyal hizmetlerin) detaylı bir şekilde masaya yatırılmasıydı.

O günden bu yana çok şey değişti. Serious Case Reviews adı verilen süreç daha ayrıntılı bir öğrenme ve ders alma sürecine daha anlamlı bir şekilde evrildi. 2000’lerin başından günümüze bu değerlendirmelere (review) bakarsak; rule of optimism ve disguised compliancegibi kavramların üzerinde oldukça sık durulduğu görülecektir. Professional curiosityde bunlara eklenmeli benzer karmaşık istimar vakalarıyla çalışırken.

Hepimizin amacı çocukları güvende tutmak ve hedeflediğimiz değişimin gerçekleşmesi çocukların ihmal ve istismardan korunmuş bir şekilde büyümeleri.  Bundan kimsenin şüphesi yok. Hepimizin sosyal çalışmacı olma isteğinin temelinde herkes için insan hakları temelinde positif bir değişime ve sürdürülebilirliğe ulaşmak yatar. Bunu yasal düzenelemeler ve bürokratik yapılar içinde nasıl yaptıpımız ise ap ayrı bir konu.

Engellerin başında rule of optimism  (iyimserlik hissettme isteği demek istiyorum buna) gelirç. İstediğimiz değişime ulaşmak için çabalarken bazen gözümüzü kör edebilir bu ilke ve ciddi uygulama meseleleri içinde bulabiliriz kendidimizi;

  • Gördüklerimizin ve duyduklarımızın gelişim, ilerleme (progress) olduğuna inanmak
  • Önümüze konan endişeleri aza indirgemek başka bir değişle gereği kadar ciddiye almamak
  • Olup biteni positif olarak yorumlama isteği (hatta olduğundan daha fazla olumlu görme)
  • Sadece güçlü yanları görme isteği ve çocuğu tehlikeye koyacak risk faktörlerini görmezden gelmek
  • Müdahalenin her halükarda işe yaracağına inanmak

 

Tabii ki sosyal çalışmacıya risk altındaki çocuklarla çalışırken olumsuz yönlerden başka bir şey görmesin gözünüz demiyoruz asla. Olumlu ile olumsuz faktörler arasında bir balans elde etmek lazım ve bu iyi bir supervizyon ve deneyim ile olur.  Belgesel dizide bu pratiği destekleyen kurumsal bir yapı ve çalışma ahlakı göremedim.

Disguised compliance(sahte uyum olarak da okunabilir) zor ailelerle çalışırken sosyal çalışmacıların problemleri ve riski görmeleri önünde engel olabilir.  Bunu görmek zor değildi. Herkesin özünde iyi olduğuna inanarak icra ettiğimiz mesleğimizde; kendi çocuklarına acımasızca davranıp bunu çok iyi saklabilen ailerin de var olduğunu unutmamak lazım.  Disguised compliance söz konusu olunca;

  • Ailerden sayısız çelişkili ifadeler
  • Farklı meslek grupların gelen çelişkili ifadeler
  • İhmalden kaynaklı sık yaralanmalar ve hastane acil servis ziyaretleri dikkatimizi çekmeli.

 

Ama bütün bu vakaların genel  yapısına bakıldığında profesyonellerin merakla ve daha fazlasını bulma amacıyla yeterince soru sormadıkları ve kurumlar arası iletişimin yeterince güçlü olmadığı dikkatimizi çekmektedir.  Bunu yapmamızı teşvik etmeğen organisazyonların ve yönetimin olması da sorunların başında geliyor.  Her şeyi sorgulamayan bir sosyal hizmet kültürünü oldukça tehlikeli buluyorum. Sanırım bu Netflix serisi genel olarak sosyal hizmet ve çocuk koruma kültürü ve pratiğinin değişmesi gerektiğini ve yasal sorumluluğumuzun yanında ama ötesinde moral sorumluluklarımızın olduğunu her zaman hatırlamamızı tekrar öğretti bize. Bunun yanıda tabii ki  altında boğulup kaldığımız bürokrasi perdesini elden geldiğince kaldırmak için çalımaya devam etmeli.

 

 

(Yeni yazı)Uyanmak istememek veya Uyuyormuş Taklidi Yapmak: The Trials of Gabriel Fermandez  Belgesel Dizisi Üzerine Notlar

Bir insanı, ancak gerçekten uyuyorsa uyandırmak mümkündür. Ama, eğer uyumuyor da uyuyormuş taklidi yapıyorsa, dünyanın bütün gayretlerini sarfetseniz, nafiledir.

Mahatma Gandhi

gabriel

Uyanmak istememek veya Uyuyormuş Taklidi Yapmak: The Trials of Gabriel Fermandez  Belgesel Dizisi Üzerine Notlar

Okuduğum ve izlediğim şeylerle ilgili sıcağı sıcağına notlar alırım.Bu notu da yaklaşık yarım saat önce bitirdiğim bir dizi için alıyorum.  Eskiden izleme/okuma defteri gibi defterlerim olurdu. Teknolojinin gelişimiyle bu notları bilgisayarda alıp arşivlerdim. Bu sefer arşivlemek yerine blog açmanın verdiği paylaşımcılıkla paylaşmaya karar verdim. İzlediğim belgesel dizi  netflix yapımı adı da başlıkta görüleceği üzere The Trial of Gabrial Fermandez. 8 yaşında aile içi şiddetin kurbanı olan Gabriel Fermandez’in geliyorum denen ölümünü hiçe sayan bir sosyal hizmetler ve güvenlik sistemi öyküsüyle ailesinin yargılanma sürecini anlatıyor belgesel dizi. Üzerine çok şey söylenebilir ama ben tabi ki meslek bakışıyla biraz da işin etik boyutuyla olayı ele almak istiyorum.

Etik ikilemler, genellikle uygulayıcın değerlendirmesinde güçlük olarak adlandırabileceğimiz bazı sorunlar nedeniyle meslek elemanlarının olayları gerçekleştirmesinde zorlukları beraberinde getirir. Etik ikilemler yaşanmadan etik bilgi ve doğru kararlar alınmaz. Ama bazı durumlar vardır ki,  Kuçuradi hoca etik dersini anlatırken çok farklı boyutlarıyla örneklendirmişti bu durumları,  etik olmayan eylemi gerçekleştirmenin normal karşılandığı “kurum havasına” uyar meslek elemanları. Doğru olanı yapmak yerine yanlış olanı normal karşılar. Bu durum etik ikilemden daha tehlikelidir, zira meslek elemanı etik ikilemle bir kararsızlık yaşar ve değişime açıktır. Bu durum yanlış olduğunu bile bile bir eylemi gerçekleştirmektir, bir değerlendirme problemidir. Bu vakada içinde bulunan durum etik ikilemden çok, etik süreçleri göz ardı etmeyi olanak sağlayan iklime uymak  !

Nasıl bir iklim, isterseniz biraz da bu tarafına bakalım. Amerikan sosyal hizmet anlayışında etik ilke ve değerler, faydacı bir zemini işaret eder. Küresel düzeyde etik ile ilgili tanımlamalarda insan haklarına yapılan vurgunun aksine, sosyal hizmet etik ilke ve değerlerinde insan hakları geçmeyen dört ülkeden biridir Amerika Birleşik Devletleri (kaynaksız yazdım ama bu konuyu detaylı bir şekilde açıkladım şöyle bir yazım var: http://dergipark.org.tr/en/pub/trjasw/issue/51541/646110) . Hizmetlerin hak temelli bir şekilde gerçekleştirilmesine vurgunun yapılmaması faydanın gerçekleşip gerçekleştirilmediğine yönelik bir mekanizma arayışını da beraberinde getirmektedir. Bu mekanizmaların işletilmesi bir başka deyişle, faydanın sağlanıp sağlanmadığına yönelik geliştirilmiş kamuoyu baskısı ve yine yerel demokratik unsurların  denetimine açık yerel denetim mekanizmalarının  işletilmesi,  danışanların en  iyi şekilde hizmetlerden yararlanmasını sağlar.

Gabriel Fermandez vakasında sosyal hizmet sağlayıcısının kamu yararı gözeten kuruluş ismi atında kar amacıyla hizmet veren bir sosyal hizmet sağlayıcısı firma tarafından gerçekleştiğini görüyoruz. Bu firma çalışanların çalışma koşullarına müdahale ediyor, fazla mesai verilmesin diye çalışma saatlerini kısıtlıyor, acil müdahale için yeterli olanaklar sağlanmıyor vs vs.. Yine bu firma lobicilik firması aracılığıyla denetim mekanizmasının etkili bir şekilde süreçleri denetlemesini engelliyor. Firma çalışanlardan gelen şikayetleri veya uyarıları dikkate almıyor ve bu şikayetler kamuoyuna taşınmasın diye çalışanlarını tehdit ediyor.

Bu süreç içerisinde sosyal hizmet uzmanlarının mesleklerini gerçekleştirmeleri bekleniyor. Sosyal hizmet uzmanlarının ihmali büyük, sosyal hizmet uzmanları lisans derslerinde öğretilen en temel şeyleri gözardı ediyor, raporlamıyor, bildirimde bulunmuyor. Eleştirel bir bakış açısına sahip olmaksızın işlerini gerçekleştiriyorlar. Öte yandan hiçbir meslek elemanı yargılanmamış. Yargılanma tehlikesiyle karşılanmamış ta ki Gabriel Fermandez vakasıyla karış karşıya kalana kadar.   Spoil gibi olmasın ama yargılansalar da suçsuz bulunuyor sosyal hizmet uzmanları. Ve sistem işlemeye devam ediyor, belgesel de bahsedildiği üzere bir başka çocuk ölmeye devam ediyor.

Gabriel Fermandez vakasından öğrenecek çok şey var. İclal Nergis gibi hayır diyebilmek mesela(bu şekilde hareket edenlerin kahraman olduğu bir dünyada yaşıyoruz ne yazık ki ama her mesleğin bazı bedelleri var, sosyal hizmet mesleğinin de bu) Bir çocuğun sesi olabilmek ama daha da önemlisi, mesleki kuruluşların sivil toplum denetime açılmasını ve kamunun etkili bir şekilde denetim mekanizmasını işletip işletmediğini sorgulayabilecek bir güç oluşturmak.

Ve tabi ki işinizi düzgün yapabilmek için bilgi , beceri ve değerleri arttırmak ve zor zamanlarda hayır diyebilecek iradeyi kendimizde bulmak. Biliyoruz kimse uyumuyor, uyuyor numarası yapıyor. Uyuyormuş numarası yapmak üzerine düşecek sorumluluklardan kaçmaya yarasa da derin kabuslar görülmesine engel olmuyor.

Özetle Uyumamak ve uymamak lazım ! Başımıza ne geliyorsa uyumayıp uyanmak istemeyenlerden geliyor !

Not: ben meslek hayatımın altıncı ayında suça sürüklenenlerle çalışmaya başladığımda çok korkmuştum yanlış bir şey yapmaktan. Çok yetersizdim, hızlı bir öğrenme süreci oldu,  hatalar yapmadım (veya ben öyle sanıyorum) ama yine de geriye dönüp baktığımda şu anki gözümle keşke daha iyi şeyler yapabilseydim dedim hep içimden/ halen diyorum. Ne iş yapıyorsanız mutlaka süpervizyon alın